İnanç,Adalet ve İnsan Ekseninde Tanrı Üzerinde Üç Sorgulama // 3-Kötülük Varsa, Mutlak İyi Bir Tanrı Nasıl Vardır?

Belki de insanlığın Tanrı’ya yönelttiği en eski ve en sarsıcı soru budur.

Savaşlar…

Depremler…

Salgınlar…

Açlıktan ölen çocuklar…

Henüz hayata gözlerini yeni açmış bir bebeğin hastalıkla mücadele etmesi…

Masum insanların acı çekmesi…

Bütün bunlara bakınca insan ister istemez aynı soruyu soruyor:

Eğer Allah mutlak iyi, mutlak merhametli ve mutlak güçlü ise, bütün bunlara neden izin veriyor?

Bu soru yalnızca ateistlerin değil, inanan insanların da zaman zaman kendi içlerinde sorduğu bir sorudur. Çünkü acının dili din tanımaz. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, büyük bir felaket yaşadığımızda ya da anlam veremediğimiz bir haksızlıkla karşılaştığımızda ilk sorguladığımız şeylerden biri çoğu zaman Tanrı olur.

Belki de bunun sebebi, adalet beklentimizin doğuştan içimize yerleştirilmiş olmasıdır.

Çünkü insan, kötülüğü gördüğünde onun bir açıklaması olması gerektiğini düşünür.

Felsefede bu mesele “kötülük problemi” olarak bilinir.

Mantık oldukça basit görünür:

Eğer Allah her şeye gücü yetiyorsa kötülüğü ortadan kaldırabilir.

Eğer mutlak iyi ise kötülüğü ortadan kaldırmak ister.

Ama kötülük hâlâ varsa, o zaman bu üç önermeden biri yanlış olmalıdır.

İlk bakışta güçlü görünen bu düşünce, yüzyıllardır filozoflar ve ilahiyatçılar tarafından tartışılıyor.

İslam ise bu soruya farklı bir açıdan yaklaşır.

Kur’an’a göre dünya, cennet değildir.

Burası bir ödül yeri değil; bir imtihan yeridir.

İnsan çoğu zaman yaşadığı hayatı son durak gibi değerlendirdiği için adaleti de yalnızca bu dünyada arar.

Oysa İslam inancında hayat, doğumla başlayıp ölümle biten kısa bir süreç değildir. Ölüm, hesabın sonu değil; başlangıcıdır.

Belki de birçok sorunun cevabı, yalnızca dünya hayatına bakılarak verilemez.

Çünkü eğer ölüm gerçekten her şeyin sonuysa, masum bir çocuğun yaşadığı acıyı açıklamak neredeyse imkânsızdır.

Fakat ölüm bir son değilse, mesele tamamen farklı bir boyut kazanır.

Burada insan aklını zorlayan başka bir ayrım ortaya çıkar.

Doğal kötülükler…

Ve insanın ürettiği kötülükler…

Depremi insan yapmaz.

Fakat depreme dayanıksız binaları insan yapar.

Salgını insan başlatmayabilir.

Fakat ilaçların adaletsiz dağıtılmasını insan belirleyebilir.

Kuraklığı insan oluşturmayabilir.

Fakat milyonlarca ton gıdanın çöpe atılırken başka insanların aç kalmasını insan tercih eder.

Belki de yaşadığımız acıların önemli bir kısmı, doğanın değil; insan iradesinin sonucudur.

Ve bu bizi ikinci bölüme, özgür irade tartışmasına geri götürür.

Eğer Allah insanın hiçbir zaman kötülük yapamayacağı bir dünya yaratsaydı, gerçekten özgür iradeden söz edebilir miydik?

İyiliğin anlamı, kötülüğün mümkün olduğu bir yerde ortaya çıkar.

Cesaret, korkunun var olduğu yerde anlam kazanır.

Merhamet, acının bulunduğu yerde değer kazanır.

Affetmek, hata yapılabilen bir dünyada mümkündür.

Hiç kimsenin kötülük yapamadığı bir evrende ahlak da büyük ölçüde anlamını yitirirdi.

Fakat bu açıklama bile bütün soruları cevaplamaz.

Çünkü özgür irade, insanların birbirlerine yaptıkları kötülükleri açıklayabilir.

Peki ya doğuştan ağır bir hastalıkla dünyaya gelen bir bebek?

Ya hiçbir seçim yapma fırsatı bulamadan ölen çocuklar?

Ya büyük felaketlerde hayatını kaybeden binlerce insan?

İşte burada insan aklı yeniden kendi sınırına ulaşır.

Belki de sorun, olayların kendisinde değil; bizim zamanı algılama biçimimizdedir.

Biz yalnızca birkaç on yıllık bir hayatı görüyoruz.

Allah ise bütün zamanın sonunu da başını da bilir.

Bir kitabın yalnızca tek bir sayfasını okuyan biri, hikâyenin neden o şekilde ilerlediğini anlayamayabilir.

Fakat kitabın tamamını bitiren kişi, ilk sayfalardaki birçok olayın neden yaşandığını sonradan fark eder.

Belki de insanın dünyadaki bakışı, henüz ilk sayfalarda duran bir okuyucunun bakışına benziyor.

Bu düşünce acıyı küçümsemek değildir.

Hiçbir inanç, acı çeken bir insana “Acın önemli değil.” deme hakkını vermez.

Tam tersine Kur’an’da peygamberlerin bile ağladığını, korktuğunu, üzüldüğünü ve sabırla mücadele ettiğini görürüz.

Demek ki iman etmek, acı hissetmemek değildir.

Belki de iman, acının içinde anlam aramaya devam edebilmektir.

Asıl soru belki de “Allah neden kötülüğe izin veriyor?” değildir.

Belki soru şudur:

Biz kötülüğü yalnızca yaşadığımız an üzerinden değerlendirdiğimiz için mi onu anlamsız görüyoruz?

Çünkü bir ameliyat sırasında çekilen acı, o an için yalnızca acıdır.

Fakat aylar sonra aynı acı, insanın hayatını kurtaran bir müdahale olarak anlam kazanabilir.

İnsan, yaşadığı her olayın sonucunu aynı anda göremez.

Belki de hayat da böyledir.

Fakat burada çok önemli bir denge vardır.

“Her şeyin bir sebebi vardır.” cümlesi, insanların yaptığı zulmü meşrulaştıramaz.

Hiç kimse yaptığı kötülüğü “Allah böyle istedi.” diyerek haklı gösteremez.

Çünkü İslam’a göre insan, kendi tercihinden sorumludur.

İlâhî hikmet ile insanın suçu birbirine karıştırılamaz.

Belki de bu yüzden kötülük problemi, yalnızca Tanrı’nın varlığıyla ilgili değil; insanın kendisiyle de ilgilidir.

Çünkü tarih boyunca en büyük felaketlerin önemli bir kısmını doğa değil, insanlar üretmiştir.

Savaşları…

Soykırımları…

İşkenceleri…

Köleliği…

Ayrımcılığı…

Bunların hiçbirini deprem yapmadı.

İnsan yaptı.

Ve belki de Tanrı’nın insanı özgür yaratmasının en ağır bedeli de tam olarak budur.

İyiliği seçebilme ihtimali kadar kötülüğü seçebilme ihtimali de…

Belki de Tanrı’nın adaleti, kötülüğü hiç yaşatmayan bir dünya kurmak değil; sonunda hiçbir iyiliği karşılıksız, hiçbir kötülüğü de hesapsız bırakmamaktır.

Çünkü eğer ölüm son söz değilse, dünyadaki eksik kalan adalet de son söz olmayacaktır.

Belki de insanın göremediği şey budur.

Biz yaşadığımız günü görüyoruz.

Allah ise bütün hikâyeyi.

Ve belki de bütün bu sorgulamaların sonunda insanın ulaşabileceği en dürüst cümle şudur:

Ben her şeyi anlamıyorum. Ama anlamadığım her şeyin anlamsız olduğunu da söyleyemem.

Belki de gerçek bilgelik, cevapların tamamına sahip olmakta değil; cevapların tamamına sahip olmadığını fark edecek kadar mütevazı olabilmektedir.

Yorum bırakın