İnsan gerçekten ne zaman ölür? Bu soru ilk bakışta biyolojinin cevaplayabileceği kadar basit görünse de, aslında insanın ne olduğu sorusunu içinde taşıyan ontolojik bir problemdir. Kalbin durması, solunumun sona ermesi ve beynin faaliyetlerini yitirmesi biyolojik anlamda ölümü tanımlar. Fakat insan yalnızca biyolojik bir organizmadan ibaret değilse, ölüm de yalnızca bedensel fonksiyonların sona ermesiyle açıklanabilir mi? Belki de ölmek ile yok olmak aynı şey değildir.
Varlığı anlamaya çalışırken yaptığımız en büyük hata, insanı yalnızca görünen yönüyle değerlendirmektir. Oysa insan tek katmanlı bir varlık değildir. Aynı anda bedeniyle doğanın, bilinciyle kendisinin ve başkaları üzerindeki etkisiyle toplumun içinde var olur. Bu üç katman birbirinden bağımsız değildir; aksine birbirini sürekli besleyen, birbirini şekillendiren ve biri olmadan diğerinin eksik kaldığı bir bütün oluşturur.
İnsanın ilk ve en görünür katmanı fiziksel varlığıdır. Doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Zaman, beden üzerinde tartışmasız bir egemenliğe sahiptir. Hücreler yenilenir, yıpranır ve sonunda yaşamın biyolojik dengesi sona erer. Bilim açısından ölüm tam da burada gerçekleşir. Beden artık hareket etmez, organlar işlevlerini yitirir ve insan yaşamını tamamlar. Fakat bu açıklama, insanın yalnızca maddeden ibaret olduğu kabulü üzerine kuruludur. Eğer insan bundan fazlasıysa, biyolojik ölüm yalnızca bir başlangıç olabilir.
İnsanın ikinci katmanı zihinsel varlığıdır. İnsan yalnızca yaşayan bir beden değil, aynı zamanda kendi varlığını sorgulayabilen belki de evrendeki tek canlıdır. Kendi ölümünü düşünebilir, geçmişini yeniden yaşayabilir, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği zihninde inşa edebilir. Bilinci sayesinde yalnızca dünyayı değil, kendisini de gözlemleyebilir. İşte insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri budur.
Ne var ki bu bilinç tamamen kişiseldir. Hiç kimse başka bir insanın zihnine doğrudan ulaşamaz. Hepimiz yalnızca kendi bilincimizin içinden dünyaya bakarız. Bir başkasının acısını görebiliriz fakat hissedemeyiz; düşüncelerini dinleyebiliriz fakat deneyimleyemeyiz. Bu yüzden insanın zihinsel varlığı, en kesin bildiği ama en az kanıtlayabildiği varlığıdır.
Belki de bu nedenle insanın varlığını ispat etme çabası hiçbir zaman tamamlanamaz. Başkalarına yalnızca bedenimizi gösterebiliriz; fakat “ben” dediğimiz şeyi gösteremeyiz. Çünkü benlik, gözle görülen bir nesne değil, yalnızca yaşanan bir deneyimdir.
Fakat insanı gerçekten farklı kılan üçüncü bir katman daha vardır: toplumsal varlığı.
İnsan, yaşamı boyunca yalnızca kendi içinde yaşamaz; aynı zamanda başkalarının içinde de yaşamaya başlar. Daha dünyaya geldiği ilk gün bir isim kazanır. Henüz konuşamazken bile insanlar onun hakkında konuşur. Henüz kendisini tanımazken, başkalarının zihninde bir kimliğe dönüşmeye başlamıştır. Dilini, değerlerini, korkularını, alışkanlıklarını ve hatta kendisini algılama biçimini büyük ölçüde başkalarından öğrenir. Aslında insan, “ben” olmayı öğrenmeden önce uzun süre “biz”in içinde yaşar.
Bu nedenle insanın toplumsal varlığı yalnızca hatırlanmak değildir. İnsan, başka insanların hayatında bıraktığı değişim kadar vardır.
Bir öğretmenin cümlesi, yıllar sonra öğrencisinin verdiği bir kararda yaşamaya devam eder.
Bir annenin sevgisi, çocuğunun karakterine dönüşür.
Bir babanın gösterdiği cesaret, torunun hiç tanımadığı bir hayatta yeniden ortaya çıkabilir.
Bir yazarın cümlesi, onu hiç tanımayan insanların düşünce dünyasını değiştirebilir.
İnsan farkında olmadan kendisini başkalarının içinde çoğaltır.
Tam da bu noktada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar.
İnsan gerçekten hatıralarda mı yaşar?
Yoksa etkilerinde mi?
Çoğu zaman ölümsüzlüğü hatırlanmakla ilişkilendiririz. Adımızın unutulmamasını isteriz. Oysa isimler tarihin en kırılgan parçalarından biridir. Nice insanlar vardır ki isimleri kaybolmuştur; fakat yaptıkları köprüler hâlâ kullanılmaktadır. Nice insanlar vardır ki adları unutulmuştur; fakat yetiştirdikleri insanlar yaşamaya devam etmektedir. Nice insanlar vardır ki kim olduklarını bilmiyoruz; fakat düşünceleri yüzyıllar boyunca farklı isimlerle yeniden ortaya çıkmıştır.
Belki de insanın gerçek mirası hatırlanmak değildir.
Belki insanın gerçek mirası, tekrar edilmektir.
Çünkü hafıza yalnızca bilgi saklamaz; davranış üretir. Bir davranış başka bir davranışı doğurur. Bir düşünce başka bir düşünceyi besler. Bir iyilik başka bir iyiliğin nedeni olur. Böylece insan öldükten sonra bile kendi ömrünü aşan görünmez bir nedensellik zinciri oluşturur.
İşte bu yüzden “İnsan, onu hatırlayan son kişi öldüğünde mi yok olur?” sorusu eksik bir sorudur.
Belki de doğru soru şudur:
İnsanın başlattığı son etki ne zaman sona erer?
Çünkü bir insanı hatırlayan son kişi ölebilir. Fakat onun yetiştirdiği insanlar yaşamaya devam eder. Onların yetiştirdiği insanlar da başkalarını etkiler. Böylece ilk insan çoktan unutulmuş olsa bile etkisi yaşamaya devam eder.
Burada varlık, hafızadan daha büyük bir anlam kazanır.
İnsan artık bir isim değil, bir neden hâline gelir.
Ve belki de evren tam olarak böyle çalışır.
Evren yalnızca maddelerden oluşmaz; nedenlerden ve sonuçlardan da oluşur. Bir göle atılan taş birkaç saniye sonra gözden kaybolur. Fakat oluşturduğu halkalar kıyıya ulaşıncaya kadar ilerlemeye devam eder. Taş artık görünmezdir; ancak etkisi hâlâ hareket etmektedir.
İnsan da buna benzer.
Beden toprağa karışır.
Bilinç sessizleşir.
Fakat etkileri yol almaya devam eder.
Belki bunun en güzel örneğini gökyüzü verir. Gece baktığımız bazı yıldızların ışığı bize milyonlarca yıllık bir yolculuğun ardından ulaşır. Oysa o yıldızların bazıları, biz onları görmeden çok önce sönmüştür. Biz aslında artık var olmayan bir yıldızın geçmişini izleriz. Yıldız yoktur; fakat ışığı hâlâ evreni aydınlatmaktadır.
İnsan da belki böyledir.
Beden yıldızdır.
Eylemleri ise ışığı.
Yıldız söner.
Işık yolculuğuna devam eder.
Belki de ölümün en büyük yanılgısı, onu bir son sanmamızdır. Çünkü son dediğimiz şey, yalnızca bizim görebildiğimiz sınır olabilir. Biz bedenin durduğunu görürüz; fakat bedenin yaşamı boyunca oluşturduğu neden-sonuç ilişkilerinin nerede bittiğini göremeyiz. Belki de göremediğimiz için yok olduğunu zannederiz.
Burada daha derin bir soru ortaya çıkar.
İnsan gerçekten yalnızca kendisinin farkında olduğu sürece mi vardır?
Yoksa kendisinin farkında olmasa bile etkileri sürdüğü müddetçe var olmaya devam eder mi?
Çünkü var olmak ile varlığının farkında olmak aynı şey değildir. Bir ağacın gölgesi, ağacın bunu bilmesine ihtiyaç duymadan insanı serinletir. Toprağa düşen bir tohum, onu eken kişinin ölümünden yıllar sonra filizlenebilir. Bir düşünce, sahibinin zihni sustuktan sonra milyonlarca insanın zihninde yeniden doğabilir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, varlığı yalnızca kendi bilincinin sınırları içinde aramasıdır.
Oysa insan, kendisinden çok daha büyük bir ilişkinin parçasıdır.
Doğadan aldığı maddelerle bedenini kurar.
Başkalarından aldığı düşüncelerle zihnini oluşturur.
Ve yaşarken oluşturduğu etkilerle geleceğin görünmez mimarlarından biri olur.
Bu nedenle insanın ölümü tek katmanlı değildir.
İlk ölüm bedenin ölümüdür.
İkinci ölüm, bilincin sessizleşmesidir.
Fakat belki de üçüncü ve en gerçek ölüm; insanın evrende sebep olduğu son etkinin de tamamen ortadan kalktığı andır.
Ne var ki bunun ne zaman gerçekleştiğini hiçbir insan bilemez.
Belki hiçbir zaman da bilemeyecektir.
Çünkü bazen tek bir cümle, onu söyleyen insandan daha uzun yaşar.
Bazen tek bir merhamet, nesiller boyunca el değiştirerek varlığını sürdürür.
Bazen sıradan görünen bir karar, yüzyıllar sonra hiç tanımadığımız insanların kaderini değiştirir.
Bu yüzden belki de insanın gerçek ömrü doğduğu gün başlayıp öldüğü gün bitmez.
Belki gerçek ömür, evrende bıraktığı son etkinin de tamamen sessizliğe gömüldüğü ana kadar devam eder.
Ve belki de ontolojinin cevap vermeye çalıştığı en büyük soru hiçbir zaman “İnsan nedir?” olmamıştır.
Asıl soru şudur:
İnsan gerçekten nerede var olur? Bedeninde mi, bilincinde mi, başkalarının hafızasında mı, yoksa bütün bunların ötesinde, evrende başlattığı ve kendisinden sonra da akmaya devam eden görünmez etki zincirinde mi?
Belki de insanı ölümlü yapan bedeni, ölümsüz yapan ise bıraktığı etkidir. Eğer öyleyse, insanın gerçek varlığı ne yalnızca maddede, ne yalnızca zihinde ne de yalnızca hatıralarda aranmalıdır. İnsan; yaşadığı sürece düşünen, düşündüğünü eyleme dönüştüren ve eylemleriyle kendisinden sonra da yaşamaya devam eden görünmez bir izdir. Belki de bu yüzden insan, öldüğünde tamamen kaybolmaz; yalnızca kendi hikâyesini anlatmayı bırakır. Hikâyesinin geri kalanını ise, farkında olmadan dokunduğu insanlar yazmaya devam eder.
Yorum bırakın