Başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda gördüğümüz şey yalnızca yıldızlar değildir. Aynı zamanda insan aklının binlerce yıldır cevap aradığı en eski sorulardan biriyle karşılaşırız: Bütün bunların arkasında bir irade ya da ilahi bir güç mü var ?
Dünya döner, Güneş doğar, mevsimler birbirini takip eder. Gezegenler belirli yörüngelerde hareket ederken galaksiler uçsuz bucaksız boşlukta yolculuklarını sürdürür. İnsan bedeni nefes alır, kalp atar, hücreler çoğalır. Bir tohum, karanlık toprağın altında neye dönüşeceğini biliyormuş gibi filizlenir. Su buharlaşır, bulut olur ve yeniden toprağa döner. Bütün bunlara bakınca evrenin rastgele savrulan parçalardan değil, birbirine görünmez bağlarla bağlı büyük bir bütünden oluştuğunu düşünürüz.
Fakat gördüğümüz bu düzen gerçekten ilahi bir düzen midir, yoksa insan zihni karmaşanın içinde düzen bulmaya mı eğilimlidir?
Belki de önce “düzen” dediğimiz şeyin ne olduğunu sorgulamak gerekir. Düzen, hiçbir şeyin değişmemesi değildir. Aksine doğadaki düzen, sürekli değişimin içinden doğar. Güneş yakıtını tüketir, yıldızlar ölür, galaksiler çarpışır, canlılar doğar ve yok olur. Nehirler yataklarını değiştirir, kıtalar hareket eder, depremler şehirleri yıkar. Evren, sessiz ve kusursuz çalışan bir saatten çok, yıkım ile oluşumun birlikte yaşandığı büyük bir harekettir.
Bu nedenle ilahi düzen düşüncesini, “Her şey güzel ve sorunsuz işliyor” şeklinde anlamak yetersizdir. Çünkü doğada acı da vardır, ölüm de, hastalık da, felaket de. Eğer bir düzen varsa bu, insanın mutluluğunu merkezine alan rahat bir düzen değildir. Güneş yalnızca bizi ısıtmaz; aynı zamanda yakabilir. Su hayat verir ama boğabilir. Toprak besler fakat sarsıldığında şehirleri yutabilir. Evren insanı korumakla görevliymiş gibi davranmaz.
Yine de bütün bu sertliğin içinde şaşırtıcı bir süreklilik bulunmaktadır. Yıkılan şeylerin içinden başka şeyler doğar. Ölen yıldızların maddesi yeni yıldızları, gezegenleri ve sonunda canlı bedenlerini oluşturur. Bizler, çok eski yıldızların içinde meydana gelmiş elementlerden oluşuruz. Başka bir ifadeyle gökyüzüne baktığımızda bütünüyle yabancı bir şeye değil, kendi geçmişimize bakarız. Evreni oluşturan madde bir noktada bilinç kazanmış ve kendisini sorgulamaya başlamıştır.
Asıl hayret verici olan belki de gezegenlerin yörüngeleri değil, insanın bu yörüngeleri anlayabilecek bir akla sahip olmasıdır. Evrenin yasaları ile insan zihni arasında garip bir uyum vardır. İnsan aklı, kendisinden milyarlarca yıl önce başlamış bir düzeni matematikle ifade edebilmektedir. Doğa anlaşılabilir olmak zorunda değildi. İnsan zihni de onu anlayabilecek biçimde ortaya çıkmak zorunda değildi. Buna rağmen evren vardır, insan vardır ve insan içinde bulunduğu evren hakkında sorular sorabilmektedir.
İlahi düzen düşüncesi tam olarak burada güç kazanır. Çünkü insan yalnızca “Bu sistem nasıl çalışıyor?” diye sormaz. “Neden bir şeyler var da hiçbir şey yok?”, “Bu yasalar neden var?”, “Varlık neden anlaşılabilir?” diye de sorar. Bilim, gezegenlerin nasıl hareket ettiğini açıklayabilir; fakat neden hareketi mümkün kılan yasaların bulunduğu sorusu bilimin sınırlarını aşar. Bir mekanizmanın işleyişini açıklamak, o mekanizmanın nihai anlamını açıklamak değildir.
Tanrı düşüncesi, bilimin açıklayamadığı boşlukları gelişigüzel doldurmak için kullanılmamalıdır. Çünkü bilim ilerledikçe o boşluklar daralır. Güneş’in neden doğduğunu bilmediğimiz için Tanrı’ya inanmak ile Güneş’in nasıl doğduğunu bildiğimiz hâlde varlığın temelinde bir irade bulunup bulunmadığını sorgulamak aynı şey değildir. İlahi olanı bilgisizliğimizin içine yerleştirirsek her yeni keşif onu biraz daha geri çeker. Fakat ilahi olanı varlığın kendisinin nedeni olarak düşünürsek bilim ile inanç zorunlu olarak birbirine düşman olmaz.
Bu noktada iki farklı bakış ortaya çıkar. Birincisine göre evrendeki düzen, bilinçli bir yaratıcının eseridir. Yasaların varlığı bir yasa koyucuyu, ölçü bir iradeyi, uyum ise bir amacı düşündürür. Nasıl ki anlamlı bir metin gördüğümüzde harflerin tesadüfen bir araya geldiğini düşünmüyorsak, evrenin anlaşılabilir yapısı da bazılarına göre kendiliğinden oluşmuş kör bir rastlantıyla açıklanamaz.
İkinci bakış ise daha ihtiyatlıdır. İnsan, zaten yaşamın mümkün olduğu bir evrende bulunduğu için çevresini yaşama uygun görmektedir. Yaşama izin vermeyen bir yerde, bu soruyu soracak hiç kimse bulunamazdı. Bu nedenle evrenin bize uygun görünmesi, onun özellikle bizim için yaratıldığını kesin olarak kanıtlamaz. Belki sayısız ihtimal arasından yalnızca mümkün olanlardan birinde yaşıyoruz. Belki de doğaya baktığımızda gördüğümüz amaç, dışarıdan verilmiş bir amaç değil, insan zihninin anlam arayışıdır.
Ancak bu açıklama da bütün soruları ortadan kaldırmaz. “Biz burada olduğumuz için burayı gözlemliyoruz” demek, neden gözlemlenebilir herhangi bir şeyin var olduğunu açıklamaz. Tesadüf kelimesi de bazen cevap vermekten çok bilgisizliğimizi gizler. Bir şeye “tesadüf” demek, onun nasıl mümkün olduğunu açıklamak değildir. Aynı şekilde her bilinmeyene “ilahi plan” demek de gerçek bir açıklama sayılmaz. Hem inanç hem de inkâr, düşünmeyi bıraktıkları anda kolaycılığa dönüşür.
Üstelik ilahi bir düzen varsa bile bunun insanın beklediği biçimde olması gerekmez. İnsan çoğu zaman düzeni adaletle karıştırır. İyi insanların korunmasını, kötülüklerin hemen cezalandırılmasını ve her acının anlaşılır bir sebebinin bulunmasını bekler. Oysa evrenin fiziksel düzeni ile insanın ahlaki beklentileri aynı şey değildir. Yerçekimi iyi ile kötüyü ayırmaz. Fırtına suçlu ile masumu seçmez. Ölüm, insanın kendisi için kurduğu anlamlara göre hareket etmez.
Belki ilahi düzen, her olayın insan açısından iyi sonuçlanması değil, varlığın bütün zıtlıklarıyla birlikte mümkün olmasıdır. Işık karanlığın, yaşam ölümün, oluş yıkımın karşısında anlam kazanır. Fakat bu düşünce de çekilen acıyı küçümsemek için kullanılmamalıdır. Bir annenin kaybettiği çocuğu, “büyük düzenin bir parçası” diyerek açıklamak kolaydır; o acıyı yaşamak ise bambaşkadır. Felsefe, acıyı uzaktan anlamlandırırken insanlığını kaybetmemelidir.
Sonunda karşımızda kesin bir cevap değil, güçlü bir soru kalır. Evren gerçekten bilinçli bir iradenin eseri olabilir. Aynı evren, amaçsız doğa yasalarının içinden ortaya çıkmış da olabilir. Fakat hangi cevabı kabul edersek edelim, varlığın kendisi sıradanlaşmaz. Tanrı varsa evren, iradenin maddeye dönüşmüş hâlidir. Tanrı yoksa bilinçsiz maddeden kendisini sorgulayan bir bilincin doğması en az onun kadar şaşırtıcıdır.
Belki de insanın yanılgısı, ilahi düzeni yalnızca gökyüzündeki kusursuzlukta aramasıdır. İlahi olan varsa yalnızca gezegenlerin yörüngesinde değil, o yörüngelere bakıp “Neden?” diye soran insanın içinde de aranmalıdır. Çünkü evrenin en büyük sırrı, yıldızların hareket etmesi değil; yıldızlardan oluşmuş bir varlığın kendi kaynağını merak etmesidir.
Gökyüzü bize açık bir cevap vermez. Ne “Bütün bunları Tanrı yarattı” der ne de “Her şey anlamsız bir rastlantıdır.” Sessiz kalır. Fakat belki de bu sessizlik bir eksiklik değildir. Çünkü cevap kesin biçimde verilmiş olsaydı inanç tercih olmaktan, felsefe sorgulama olmaktan ve insan da anlam arayan bir varlık olmaktan çıkardı.
Belki düzenin en büyük işareti, evrenin bize hazır bir anlam sunması değil; anlamı arayabilecek bir bilinç vermesidir.
Yorum bırakın