Kötülüğün Gölgesine SaklanmışVaroluşun Hatırlanabilir Yükü

İnsan, kendisine yapılan iyiliği gerçekten kötülükten daha çabuk mu unutur? Bu soru ilk bakışta insan karakterine ilişkin basit bir gözlem gibi görünür. Oysa biraz derine inildiğinde mesele yalnızca hafızayla ilgili değildir. Burada iyilik, kötülük, çıkar, minnet, güç, toplumsal bağ, özgürlük ve nihayetinde insanın kendisini nasıl kurduğu vardır.

İyilik, tekrarlandıkça görünmezleşme eğilimindedir. İlk defa yapılan bir fedakârlık dikkat çeker; ikinci kez yapılan güven verir; sürekli yapılan ise zamanla beklentiye dönüşür. Dün lütuf olarak görülen şey, bugün hak gibi hissedilmeye başlanabilir.

Tam da burada ahlaki bir eşik ortaya çıkar. Çünkü insan, kendisine verilen şeyi sürekli aldığı zaman onun “verilmiş” olduğunu unutabilir. Fedakârlık görevleşir, destek sıradanlaşır, minnet yerini talebe bırakır. Bir süre sonra yapılan iyiliğin değeri değil, yapılmadığı an dikkat çekmeye başlar.

Bu yalnızca bireysel ilişkilerde görülmez. Ailede, dostlukta, iş hayatında, hatta toplum ile kurumlar arasındaki ilişkilerde bile aynı mekanizma çalışır. Sürekli sağlanan bir imkân, zamanla imkân olmaktan çıkar ve normal kabul edilir.

Fakat felsefi açıdan daha zor soru şudur: İyiliğin değeri, yapılan şeyin kendisinde mi bulunur; yoksa onun karşılıksızlığında mı?

Eğer bir iyilik mutlaka karşılık bekliyorsa, iyilik ile alışveriş arasındaki sınır bulanıklaşır. Fakat karşılık beklemeden yapılan iyilik bile bazen görünmez bir beklenti taşır: hatırlanmak.

İyilik yapan kişi, yapılanın unutulmamasını ister. İyiliği alan kişi ise sürekli borçlu hissetmek istemez. İşte burada minnet ile özgürlük arasında ince bir gerilim başlar.

Birinden bir şey almak, yalnızca bir kazanç değildir; bazen görünmez bir borç da yaratır. Bu borç para değildir. Birinin zor günümüzde yanımızda olması, bize kapı açması, bizi koruması ya da bizi bulunduğumuz yerden çekip çıkarması bile yıllarca üzerimizde ahlaki bir ağırlık oluşturabilir.

İnsan bazen iyiliği unuttuğu için değil, borçlu hissetmek istemediği için küçümser.

“Zaten o kadar da büyük bir şey değildi.” “Ben olsam ben de yapardım.” “Zaten yapması gerekiyordu.”

Bu cümleler her zaman gerçek bir değerlendirme değildir. Bazen insanın kendi bağımsızlığını korumak için kurduğu savunmalardır. Çünkü insan yalnızca iyi muamele görmek istemez; aynı zamanda kendi hayatının sahibi olmak ister. Ve hiçbir insan sonsuza kadar başkasının iyiliğinin gölgesinde yaşamak istemez.

Kötülük ise başka türlü işler. Kötülüğün hafızası daha keskindir. Çünkü zarar, yalnızca geçmişte yaşanan bir olay değildir; gelecekte yeniden yaşanabilecek bir tehdidin işaretidir.

Bir dostun yıllarca yanında olması zamanla olağanlaşabilir. Ama tek bir ağır ihanet bütün geçmişi yeniden yorumlatabilir. Çünkü kötülük yalnızca bulunduğu anı kirletmez. Bazen geriye doğru çalışır. İnsan o noktada şunu sormaya başlar: “Acaba daha önce yaşadıklarımız da sandığım kadar gerçek değil miydi?”

İhanetin gücü burada yatar. Geçmişi değiştirmez ama geçmişin anlamını değiştirebilir.

Bu yüzden Machiavelli’nin insan doğasına ilişkin sert gözlemleri hâlâ rahatsız edici bir biçimde günceldir. Çünkü o, insanı olması gerektiği gibi değil; korkuları, çıkarları, sadakatleri ve güç karşısındaki tavırları içinde görmeye çalışır.

Ama burada “çıkar” kelimesini yalnızca parayla sınırlamamak gerekir. Statü bir çıkardır. Güvenlik bir çıkardır. Saygınlık bir çıkardır. Yalnız kalmamak bir çıkardır. Onay görmek bir çıkardır. Bir gruba ait olmak bile bir çıkardır.

Dolayısıyla bir insanın başka biriyle ilişkisinin ne kadar “çıkar dışı” olduğunu anlamak, sandığımız kadar kolay değildir. Çünkü fayda devam ederken gerçek bağ ile faydaya dayalı bağ birbirine çok benzer.

İlgi vardır. Yakınlık vardır. Sadakat vardır. Güzel sözler vardır.

Fakat fayda çekildiğinde ilişkinin yapısı görünmeye başlar. İnsan bize mi bağlıydı, yoksa bizden aldığı şeye mi?

Bunu anlamanın en öğretici anı, güçlüyken değil güçsüzken gelir. Kapı açabildiğimizde değil açamadığımızda. Verebildiğimizde değil veremediğimizde. Bir talebi karşıladığımızda değil reddettiğimizde.

İşte o anda ilişki kendi maskesini çıkarır.

Sosyoloji bu noktada meseleyi bireysel karakterin dışına taşır. Marcel Mauss’un armağan üzerine yaptığı klasik çözümlemeler tam da bunu gösterir: Toplumlarda verme, alma ve karşılık verme davranışları yalnızca kişisel nezaket değildir; sosyal bağları kuran mekanizmalardır.

İyilik, iki insan arasında yalnızca ahlaki bir eylem değildir. Aynı zamanda ilişki üretir.

Birine yardım ettiğimizde aramızda görünmez bir bağ oluşur. Fakat bu bağ tek taraflı kaldığında eşitsizlik başlayabilir. Sürekli veren kişi güç kazanır. Sürekli alan kişi bağımlı hissedebilir.

İşte burada iyilik, paradoksal biçimde tahakküme dönüşebilir.

Pierre Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramı da burada anlam kazanır. İnsan yalnızca para biriktirmez; itibar, minnet, sosyal borç ve saygınlık da biriktirebilir.

Bir insan çevresine sürekli yardım ettiğinde yalnızca “iyi biri” olarak görülmez; aynı zamanda çevresi üzerinde görünmez bir etki de kazanabilir.

Ve bazen geçmişte yapılan iyilik, yıllar sonra bir güç aracına dönüşür: “Ben senin için zamanında şunu yapmıştım.”

Bu cümle söylendiği anda geçmişteki iyilik, armağan olmaktan çıkar. Senede dönüşür.

Bu nedenle mesele yalnızca insanların iyiliği unutması değildir. Bazen iyilik yapanların da yaptıkları iyiliği fazla uzun süre hatırlaması sorun haline gelir.

Belki ahlaki denge tam burada bulunur: Alan unutmamalı, veren de sürekli hatırlatmamalıdır.

Vefa belki bu iki uç arasındaki mesafedir. İyiliği alan geçmişi inkâr etmez. İyiliği yapan da geçmişi başkasının boynuna borç olarak asmaz.

Fakat bütün bunların ötesinde mesele daha derin bir yere, varoluşa açılır. Çünkü insan, yalnızca kendisine yapılanların toplamı değildir.

Bize yapılan iyilikler, uğradığımız haksızlıklar, terk edilişler, sadakatler, ihanetler, kayıplar ve karşılaşmalar bizi etkiler. Ama hiçbiri tek başına bizi tamamlamaz.

Varoluşçu düşüncenin en güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkar: İnsan yalnızca başına gelenlerle değil, başına gelenlere verdiği cevapla da kendisini kurar.

Birine kötülük yapılmış olması, onun kötü biri olmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Birine iyilik yapılmış olması da onu otomatik olarak vefalı yapmaz.

İşte özgürlük tam burada başlar. Çünkü geçmiş bize malzeme verir. Ama o malzemeden ne yapılacağı, en azından belli bir ölçüde, bizim seçimimizdir.

Bu yüzden hafıza ile varoluşu birbirinden ayırmak gerekir. Hafıza bize ne olduğunu söyler. Varoluş ise onunla ne yapacağımıza karar verdiğimiz yerdir.

Bir insan, kendisine yapılan kötülüğü hayatının merkezine yerleştirebilir. Bütün ilişkilerini onun üzerinden okuyabilir. Her yeni kişide eski ihaneti, her yeni yakınlıkta eski kırgınlığı arayabilir.

O zaman geçmiş, geçmiş olmaktan çıkar. Bugünün efendisi olur.

Nietzsche’nin ressentiment dediği şey tam da burada anlam kazanır. İnsan kendisine yapılan kötülüğü öyle uzun süre taşır ki sonunda kimliğini onun etrafında kurmaya başlar.

Bu durumda kötülüğü yapan kişi fiziksel olarak hayatından çıkmış olsa bile hâlâ içeride yaşamaktadır. Hâlâ karar vermektedir. Hâlâ ilişkileri belirlemektedir. Hâlâ geleceği biçimlendirmektedir.

Bazen affetmemek, birini hayatımızdan çıkarmak değildir. Tam tersine, onu zihnimizde sürekli yaşatmaktır.

Fakat buradan “her şeyi affetmek gerekir” gibi kolay ve romantik bir sonuç çıkmaz. Hayır.

Bazı şeyler affedilmez. Bazı insanlar hayatımızdan çıkarılmalıdır. Bazı ilişkiler bitirilmelidir. Bazı kapılar bir daha açılmamalıdır.

Varoluşsal özgürlük, herkesi bağışlamak değil; geçmişin bizim üzerimizdeki yönetimini sonlandırabilmektir. Çünkü özgürlük bazen ileri gitmek değil, geride kalanın artık bizi yönetmesine izin vermemektir.

Aynı şey iyilik için de geçerlidir. Bize yapılan iyilikler de bizi tutsak edebilir.

Bir insanın geçmişte bize yardım etmiş olması, onun bugün yaptığı her şeyi kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Vefa, kölelik değildir. Minnet, kişinin kendi varoluşundan vazgeçmesi değildir.

Geçmişteki iyiliği kabul etmekle bugünkü yanlışı reddetmek aynı anda mümkündür. Bu çok önemli bir ayrımdır.

Çünkü bazı ilişkiler, “Ben sana zamanında ne yaptım” cümlesiyle yıllarca sürdürülür. Oysa gerçek iyilik, karşısındaki insanın özgürlüğünü elinden almaz. Gerçek vefa da kişinin kendi benliğinden vazgeçmesini gerektirmez.

Tam bu noktada Camus’nun düşüncesine yakın başka bir soru belirir. Hayat bize adalet vaat etmez.

İyilik yapanın mutlaka iyilik göreceği, sadık kalanın sadakat göreceği, doğru olanın mutlaka kazanacağı bir düzen yoktur.

İnsan bazen iyi davranır ve karşılığında nankörlük görür. Bazen sadık kalır ve terk edilir. Bazen doğruyu söyler ve kaybeder. Bazen kötülük yapmadan da acı çeker.

Eğer ahlakımız yalnızca karşılık görmeye bağlıysa, dünya bizi çok kolay dönüştürebilir.

Bu yüzden asıl varoluşsal soru şudur: Karşılık görmediğimde de kim olmayı seçiyorum?

İyilik yapmaya devam etmek zorunda değilim. Affetmek zorunda değilim. Unutmak zorunda hiç değilim.

Ama yaşadıklarımın beni dönüştürdüğü kişiyle yüzleşmek zorundayım.

Çünkü bir noktadan sonra mesele artık yalnızca bana ne yapıldığı değildir. Mesele, benim bundan sonra ne yaptığımdır.

Modern toplum da bu sınavı daha zor hale getirir.

Geçmişte insanın kimliği büyük ölçüde hazır verilirdi: aile, mahalle, cemaat, meslek, sınıf, gelenek. Bugün ise insan sürekli kendisini yeniden tanımlamak zorunda.

Şehir değişiyor. İş değişiyor. Çevre değişiyor. İlişkiler değişiyor. Kimlik bile değişiyor.

Bu bir özgürleşme biçimidir ama aynı zamanda büyük bir yük taşır. Çünkü artık “Ben kimim?” sorusuna hazır bir cevap yoktur. İnsan kendi cevabını üretmek zorundadır.

Ve bunu yaparken geçmişini yanında taşır.

Bize kimlerin yardım ettiği, kimlerin ihanet ettiği, kimi kaybettiğimiz, kime sadık kaldığımız, kimi yarı yolda bıraktığımız, kimden özür dilemediğimiz, kimin iyiliğini unuttuğumuz… Bunların hepsi kimliğimizin parçalarıdır. Ama hiçbiri tek başına kimliğimiz değildir.

Belki insanın varoluşsal olgunluğu da burada başlar: Geçmişini inkâr etmeden, geçmişine indirgenmemek.

Çünkü insan ne yalnızca yaralarının toplamıdır ne de aldığı iyiliklerin toplamı. İnsan, bunlara rağmen ve bunlarla birlikte ne olmayı seçtiğinin toplamıdır.

Bu nedenle başlangıçtaki soruya geri döndüğümüzde belki artık başka türlü cevap vermek gerekir.

İnsan iyiliği kötülükten daha çabuk mu unutur? Bazen evet.

Ama mesele yalnızca unutmak değildir.

İnsan normalleşen iyiliği kolayca görünmez hale getirebilir. Beklemediği iyiliği ise ömür boyu taşıyabilir. Kötülüğü daha uzun hatırlayabilir çünkü kötülük zihinde yalnızca geçmiş değildir; geleceğe dair bir uyarıdır.

Fakat asıl soru bunların hangisinin daha uzun hatırlandığı değildir.

Asıl soru şudur: Hatırladıklarımızdan nasıl bir insan çıkarıyoruz?

Bize yapılan iyiliği, artık ihtiyacımız kalmadığında da hatırlayabiliyor muyuz? Bize yapılan kötülüğü, hayatımızın geri kalanını belirleyen bir kimliğe dönüştürmeden taşıyabiliyor muyuz? Birine iyilik yaptığımızda onu kendimize borçlu kılmadan yapabiliyor muyuz? Ve bir gün güç dengesi değiştiğinde, geçmişte bize uzatılan eli hâlâ aynı değerde görebiliyor muyuz?

Belki vefa tam da burada başlar.

Geçmişi inkâr etmemekte. Ama geçmişi zincire de dönüştürmemekte.

Çünkü sonunda iyilik de kötülük de hayatımızın içinden geçer. Bazıları iz bırakır. Bazıları yara. Bazıları borç. Bazıları minnet.

Ama hiçbiri bizim yerimize kim olacağımıza karar veremez.

Geçmiş bize malzeme verir. Toplum bize roller verir. İlişkiler bize yaralar ve bağlar bırakır.

Ama varoluş, bütün bunların arasından hâlâ şu soruyu sormaya devam eder: “Peki sen, bütün bunlardan sonra kim olacaksın?”

Ve belki insanın en büyük sorumluluğu da budur: Kendisine yapılan iyiliği unutmadan, kendisine yapılan kötülüğe dönüşmeden yaşayabilmek.

Yorum bırakın