İnsan kendisini anlatırken çoğu zaman olduğundan değil, olmak istediğinden söz eder. İyi biri olduğunu söyler; fakat iyiliği sınanmadığı sürece bunun ne kadarının gerçek olduğunu bilmez. Cesur olduğunu düşünür; henüz kaybetme ihtimaliyle karşılaşmamıştır. Özgürlüğüne düşkündür; ancak özgürlüğün beraberinde getirdiği sorumluluk ağırlaştığında güvenli bir esaret aramaya başlayabilir. Kendini tanıdığını sanır; oysa çoğu zaman tanıdığı şey, başkalarının onun hakkında oluşturduğu fikirdir.
Engin Geçtan’ın İnsan Olmak kitabı, insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatan bir öğütler toplamı değildir. Daha çok, insanın kendisini kandırmak için geliştirdiği yolları gösteren bir aynadır. Bu aynaya bakmak kolay değildir. Çünkü orada yalnızca olmak istediğimiz kişiyi değil; bastırdığımız öfkeyi, sakladığımız korkuyu, başkalarının onayına duyduğumuz ihtiyacı ve hayatımız boyunca kaçtığımız sorumlulukları da görürüz.
İnsan gerçekten böyle miydi, yoksa zamanla mı böyle oldu?
Belki de insan en başından beri hem yakınlık isteyen hem de yakınlıktan korkan bir varlıktı. Anlaşılmak isterken kendisini saklayan, sevilmek isterken sevgiyi sınayan, özgür olmak isterken kararlarının yükünü başkalarına bırakan bir varlık… Yalnızlıktan yakınır ama bir başkasının dünyasına gerçekten girebilmek için gerekli açıklığı göstermeye yanaşmaz. Çünkü yakınlaşmak, yalnızca sevilme ihtimalini değil, incinme ihtimalini de beraberinde getirir. İnsan çoğu zaman sevgisizliği değil, sevgide savunmasız kalmayı kaldıramaz.
Bu nedenle ilişkilerimizde sürekli bir mesafe ayarı yaparız. Çok uzaklaşırsak üşür, fazla yaklaşırsak yaralanırız. Sonra yaralarımızı karşımızdakinin kötülüğüyle açıklar, kendi dikenlerimizi görmezden geliriz. Bize yapılanları uzun uzun hatırlar; bizim başkalarına yaptıklarımızı şartların zorunlu sonucu sayarız. Kendimize niyetlerimiz üzerinden, başkalarına ise davranışları üzerinden hüküm veririz. İnsan olmanın en köklü yanılgılarından biri belki de budur: Kendi içimizdeki nedenleri biliriz, fakat başkasının yalnızca sonucunu görürüz.
Geçtan’ın insanı, geçmişinin edilgen bir kurbanı değildir; fakat geçmişinden bütünüyle bağımsız da değildir. Çocuklukta görülmeyen çocuk, yetişkin olduğunda herkesin kendisini görmesini bekleyebilir. Değersiz hissettirilen kişi, değerli olduğunu kanıtlamak için başarıya, güce, paraya ya da insanların hayranlığına sığınabilir. Sevilmeyi koşullara bağlı öğrenen biri, hayatı boyunca olduğu kişiyle değil, sergilediği performansla kabul edileceğine inanabilir.
Böylece insan yaşamaz; kendisini sürekli sunar.
Başarısını, ahlakını, mutluluğunu, hatta acısını bile başkalarının bakışına göre düzenler. İçinde bulunduğumuz çağ bu eğilimi daha da büyüttü. Artık yalnızca yaşamak yetmiyor; yaşadığımızı göstermemiz gerekiyor. Mutluluğun kendisinden çok görüntüsüyle, ilişkinin derinliğinden çok ilanıyla, bilginin ağırlığından çok sergilenebilirliğiyle ilgileniyoruz. Kendimizi başkalarına anlatırken yavaş yavaş kendimizden uzaklaşıyoruz. Sonunda herkes tarafından tanınan fakat kendisine yabancı kalan birine dönüşüyoruz.
Oysa kendine yabancılaşan insanın kalabalıklar içinde yalnız kalması kaçınılmazdır. Çünkü çevresindeki insanlar onun gerçek kişiliğiyle değil, korunmak için oluşturduğu kimlikle ilişki kurar. İnsan daha sonra “Beni kimse gerçekten tanımıyor,” diye yakınır. Ancak kimsenin tanımadığı kişiyi yıllardır kendisi saklamaktadır.
Bu noktada yalnızlık, çevremizde kimsenin bulunmaması değildir. Yalnızlık, kendimiz olarak bulunduğumuzda kabul edilmeyeceğimize inanmaktır. Bu yüzden bazı insanlar hiç susmaz, bazıları sürekli başarılı olur, bazıları herkesi memnun etmeye çalışır, bazılarıysa kimseye ihtiyaç duymadığını iddia eder. Görünüşte birbirinden farklı olan bu davranışların altında aynı korku bulunabilir: Olduğum hâlimle yeterli değilim.
İnsan bu korkudan kurtulmak için çoğu zaman üstün olmaya çalışır. Fakat üstünlük arayışı, değersizlik duygusunun karşıtı değil, onun en gösterişli maskesidir. Kendinden emin insanın başkasını küçültmeye ihtiyacı yoktur. Başkasının başarısını tehdit sayan, farklı düşünceyi saldırı gibi algılayan ve her tartışmayı kazanmak isteyen kişi, çoğu zaman gücünü değil, kırılganlığını savunmaktadır. Gürültü her zaman kudretin değil, bazen içerideki boşluğun sesidir.
Fakat insanı yalnızca yaralarıyla açıklamak da eksik olur. Geçmiş davranışlarımızı açıklar; onları sonsuza kadar haklı çıkarmaz. Çocuklukta yaşadığımız eksikliklerin sorumlusu olmayabiliriz, ama bu eksikliklerle başkalarına ne yaptığımızdan sorumluyuz. İnsan olmak tam da burada başlar: Başımıza gelenlerle yaptıklarımız arasındaki farkı gördüğümüz yerde.
Kendini tanımak, kendisi hakkında güzel cümleler kurmak değildir. Kıskançlığını kıskançlık, korkusunu korku, bencilliğini bencillik olarak görebilmektir. İnsan, kendi karanlığını kabul ettiğinde kötüleşmez. Aksine, onu başkalarının üzerine yansıtma ihtiyacı azalır. Bastırılan taraflarımız kaybolmaz; yalnızca görünmez yerlerden hayatımızı yönetmeye devam eder. Kabul edilen kusur dönüşebilir, inkâr edilen kusur ise karaktere dönüşür.
Özgürlük de çoğu zaman sanıldığı kadar rahatlatıcı değildir. Özgür insan seçim yapmak, seçiminin sonuçlarını taşımak ve yaşayamadığı ihtimallerden vazgeçmek zorundadır. Bu nedenle birçok insan özgürlük istediğini söylerken aslında yalnızca önündeki engellerin kalkmasını ister. Sonuçların sorumluluğunu ise ailesine, topluma, düzene, kadere ya da geçmişine bırakır. Oysa sorumluluğu üstlenmeden özgürlük talep etmek, direksiyona geçmeden yolun nereye gideceğini belirlemek istemektir.
İnsan olmak tamamlanmış bir durum değil, ömür boyu süren bir yüzleşmedir. Kendimizi bir gün bütünüyle çözüp kalan hayatımızı huzur içinde geçiremeyiz. Çünkü yaşadığımız her ilişki, karşılaştığımız her kayıp ve sahip olduğumuz her güç, içimizde daha önce tanımadığımız bir tarafı ortaya çıkarır. İnsan kendisini yalnız düşüncelerinde değil; reddedildiğinde, eleştirildiğinde, korktuğunda, kazandığında ve iktidar sahibi olduğunda tanır.
Belki de asıl soru “İnsan neden böyle?” değildir. Asıl soru şudur: İnsan, böyle olduğunu gördükten sonra ne yapacak?
Kendi yarasını başkasına mı miras bırakacak, yoksa onunla yüzleşecek mi? Hayatını başkalarının onayını toplamaya mı adayacak, yoksa kendi seçimlerinin sorumluluğunu mu üstlenecek? Sevilmek için kendisini saklamaya devam mı edecek, yoksa reddedilme ihtimaline rağmen görünmeyi mi göze alacak?
İnsan öyleydi, evet: korkan, kaçan, çelişen, kendini aldatan ve başkalarının bakışında değer arayan bir varlıktı. Fakat yalnızca öyle değildi. Kendisine dışarıdan bakabilen, geçmişini anlayabilen, yanlışını kabul edebilen ve başka türlü yaşamayı seçebilen de insandı.
Belki insan olmanın değeri kusursuzluğumuzdan değil, dönüşebilme ihtimalimizden gelir. Bizi insan yapan, karanlığımızın bulunmaması değil; onu gördüğümüzde ne yaptığımızdır.
Yorum bırakın