Bazen bir cümle, bütün bir ilişkinin görünmeyen mimarisini birden gözler önüne serer. “Ben senin için şunu şunu yaptım” cümlesi de öyle bir cümledir. Bir anne, bir baba, bir kardeş, bir arkadaş — kim söylerse söylesin, o cümlenin çıktığı an, aslında bir hesap defterinin sayfaları hışırdamaya başlar. Ve o an insan kendine sormadan edemez: iyilik dediğimiz şey, gerçekten karşılıksız mıdır, yoksa biz onu hep bir alacak-verecek defterine mi yazıp duruyoruzdur?
Çocukken bizlere hep “iyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir” derlerdi. O sözün içinde bir umut vardı: verdiğin şey bir yerlere gider, bir gün bir şekilde geri döner, ama nereden ve ne zaman döneceğini bilemezsin, hatta bilmemen gerekir. Şimdi düşünüyorum da, belki de iyiliğin en güzel hali tam olarak budur: atıp unutmak. Ama insan bunu ne kadar başarabilir? Bir iyilik yaptığımızda, o iyiliğin bir köşesinde küçük bir bekleyiş saklı değil midir hep — bir teşekkür, bir gülümseme, bir gün bize de aynısının yapılacağına dair sessiz bir güvence?
Kant’ı hatırlıyorum burada. Ona göre bir eylem, ancak hiçbir çıkar gözetmeden, sadece “doğru olduğu için” yapıldığında gerçek bir ahlaki değer taşır. Yani bir iyiliği yaparken aklımızın bir köşesinde “bu bana ne kazandırır” sorusu belirdiği an, o iyilik saflığını yitirir, bir çeşit yatırıma dönüşür. Bu bakış açısı bana hep biraz fazla katı gelmiştir aslında — çünkü insan, salt akılla değil, duygularla, bağlarla, karşılıklı ihtiyaçlarla yaşayan bir varlık. Aristoteles bunu daha iyi anlamış gibi geliyor bana: dostluk da, toplum da, tam olarak bu karşılıklılık üzerine kurulur. Biri verir, öteki bir gün geri verir; bu alışveriş insanları birbirine bağlayan görünmez bir ip gibidir. Belki de mesele, o ipi bir zincire çevirmemekte.
Antropolog Marcel Mauss’un hediye üzerine söylediklerini okumuştum bir kitapta. Ona göre hiçbir hediye, hiçbir iyilik gerçekten “karşılıksız” değildir; her biri görünmeyen bir borç ağı örer aslında. Ama bu kötü bir şey değildir — tam tersine, insanları bir arada tutan, toplumu mümkün kılan şey de bu görünmez ağdır. Belki de yanlış soruyu soruyoruzdur hep: “karşılık beklenmeli mi” diye sormak yerine, “hangi tür karşılık” diye sormalıyız. Para, eşya, somut bir geri ödeme beklemek iyiliği kirletir sanki. Ama bir “teşekkür ederim”, bir gün başka birine iyilik yaparak o zinciri sürdürmek — bu da bir karşılıktır belki, hatta tek gerçek karşılık budur.
Peki ya iyilik yapılan kişi? O, borçlu hissetmeli mi kendini? Seneca’nın “İyilikler Üzerine” adlı kitabını okurken bir cümlesi şöyle diyordu: bir iyiliği kabul etmek, onu bire bir geri ödemekle değil, ona layık olmakla ilgilidir. Yani mesele bir borç defteri tutup kapatmak değil, o iyiliği hayatının bir yerinde başka birine taşımaktır. Bir iyiliği sürekli hatırlatmak, karşı tarafı bir suçluluk hissine hapsetmenin sinsi bir yolu olabilir aslında. Gerçek bir iyilik, aldığı kişiyi özgür bırakır; ona nasıl, ne zaman, ne kadar karşılık vereceğine dair bir baskı kurmaz.
Ama şunu da inkâr edemiyorum: hiçbir şey hissetmemek, hiç minnettar olmamak da bir eksikliktir bence. Alınan bir iyiliğe karşı içten bir farkındalık, bir “iyi ki vardın” duygusu taşımak, insanı insan yapan şeylerden biri gibi geliyor bana. Sorun minnettarlık duymakta değil, o duygunun bir yüke, bir borca, bir sürekli hatırlatmaya dönüştürülmesinde sanki.
Belki de en dürüst cevap şu: iyilik, ideal halinde karşılıksız olmalı, ama biz idealler üzerinde değil, kırılgan, unutkan, bazen kırgın insan ilişkileri üzerinde yaşıyoruz. Bir yakınımızın yaptığı iyiliği bize hatırlatması bazen sevgiden gelir, bazen görülmeme korkusundan, bazen de sessizce biriktirdiği bir kırgınlıktan. Bunu anlayışla karşılamakla birlikte, sanırım asıl olgunluk şurada saklı: aldığımız iyiliği bir alacak defteri gibi taşımak yerine, onu bir gün başka bir ele geçirmek. İyilik, sanırım, biriktirilecek bir servet değil; elden ele, gönülden gönüle dolaşırken anlam kazanan bir armağan.
Yorum bırakın