Gücü çoğu zaman büyüklükle ölçeriz. Büyük olanın güçlü, sert olanın dayanıklı, ağır olanın etkili olduğunu düşünürüz. Bir kaya ile bir ot parçasını yan yana koyduğumuzda hangisinin diğerine hükmedeceğinden şüphe etmeyiz. Kaya kalıcıdır; ot geçici. Kaya ağırdır; ot neredeyse ağırlıksız. Kaya direnir, ot ise en küçük rüzgârda eğilir.
Fakat bu hesaba çoğu zaman bir şeyi katmayız:
Zamanı.
Çünkü zaman, güç kavramının bütün matematiğini değiştirebilir.
Bir damla su kayadan daha güçlü değildir. Fakat aynı noktaya yeterince uzun süre düşerse kayanın üzerinde iz bırakabilir. Bir dalga kıyıdan daha güçlü değildir; fakat binlerce yıl boyunca aynı kıyıya döndüğünde coğrafyanın şeklini değiştirebilir. Bir ot parçası buzdan daha sert değildir; fakat hareketi tekrarlandıkça kendisinden katbekat sert olan yüzeyde bir iz oluşturabilir.
Demek ki güç yalnızca bir şeyin ne kadar kuvvetli olduğuyla ilgili değildir. Bazen asıl güç, bir şeyin ne kadar uzun süre devam edebildiğinde saklıdır.
Belki insan hayatını anlamaya çalışırken yaptığımız en büyük hatalardan biri de budur.
Hayatımızı büyük olayların değiştirdiğini düşünürüz. Büyük kararların, büyük başarıların, büyük yenilgilerin, büyük aşkların, büyük kayıpların… Bu olayların bizi değiştirdiği doğrudur. Fakat insanın kim olduğunu belirleyen şeylerin büyük bölümü çok daha sessiz gerçekleşir.
Bir sabah verdiğimiz karar değil, yüzlerce sabah tekrar ettiğimiz seçimler bizi dönüştürür.
Çünkü tek bir davranış yalnızca bir davranıştır. Tekrar edilen davranış ise zamanla alışkanlığa dönüşür. Alışkanlıklar karaktere sızar; karakter seçimlerimizi etkiler; seçimlerimiz ise sonunda hayatımızın yönünü belirler.
Bu yüzden insan bazen hayatının nasıl bu noktaya geldiğini anlayamaz.
Çünkü ortada büyük bir kırılma anı yoktur.
Hiçbir sabah uyandığında hayatı tamamen değişmemiştir.
Değişim küçük dozlarda gerçekleşmiştir.
Bir gün biraz vazgeçmiştir.
Bir gün biraz daha ertelemiştir.
Bir gün söylemesi gereken şeyi söylememiştir.
Bir gün öğrenebileceği şeyi sonraya bırakmıştır.
Bir gün korkusuna küçük bir taviz vermiştir.
Bunların hiçbiri tek başına felaket değildir.
Tehlikeli olan, tekrardır.
Çünkü zaman, küçük şeylerin tarafını tutar.
Ama zamanın insan üzerindeki etkisi yalnızca yaptıklarımızı büyütmek değildir. Bazen tam tersini de yapar:
Taşıyamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri küçültür.
İnsan bunu en çok acı çektiğinde unutur.
Bazı acılar geldiği anda sonsuzmuş gibi görünür. Bir insanı kaybettiğimizde, bir ilişki bittiğinde, büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımızda, hayatımızın üzerine kurulduğu bir şey ansızın çöktüğünde o anın hiç geçmeyeceğine inanabiliriz. Çünkü insan içinde bulunduğu zamanın dışını görmekte zorlanır. Bugünün acısını yarının hafiflemiş haliyle düşünemez.
Bu yüzden acının içindeyken sık sık aynı cümleyi kurarız:
“Bu geçmeyecek.”
Oysa zamanın bize defalarca gösterdiği tuhaf gerçeklerden biri şudur:
Geçmez dediğimiz şeylerin neredeyse hepsi bir şekilde geçer.
Bu, yaşananların yok olduğu anlamına gelmez. Bazı şeyleri unutmayız. Bazı insanların yokluğunu yıllar sonra bile hissederiz. Bazı yaralar kapanır fakat izleri kalır. Fakat bir yaranın iz bırakmasıyla kanamaya devam etmesi aynı şey değildir.
İyileşmek de unutmak değildir zaten.
Belki iyileşmek, bir zamanlar hatırladığımızda nefesimizi kesen bir şeyi, yıllar sonra hatırladığımızda yalnızca sessizce düşünebilmektir.
Acının kendisi değişmemiş olabilir.
Ama biz değişmişizdir.
Ve bunu çoğu zaman fark etmeyiz.
Çünkü iyileşmenin belirli bir tarihi yoktur.
İnsan bir sabah uyanıp “Bugün artık iyileştim,” demez. Nasıl bir kayanın hangi damlada aşınmaya başladığını söyleyemiyorsak, kalbin de hangi gün toparlanmaya başladığını çoğu zaman bilemeyiz.
Bir gün biraz daha az düşünürüz.
Bir gün biraz daha az özleriz.
Bir sabah uyandığımızda aklımıza ilk o gelmez.
Bir şarkıyı dinleriz ve eskisi kadar canımız yanmaz.
Bir yere gideriz ve hatırladığımız halde geri dönmek istemeyiz.
Sonra fark ederiz ki bir zamanlar bütün hayatımızı kaplayan şey, artık hayatımızın yalnızca bir köşesinde durmaktadır.
İşte zaman bunu yapar.
Acıyı geçmişten silmez; onun hayatımızdaki kapladığı alanı değiştirir.
Bu yüzden “zaman her şeyin ilacıdır” sözü bazen fazla basit görünür. Çünkü zaman tek başına sihirli bir ilaç değildir. İnsan zamanın içinde yaşamaya devam etmek zorundadır. Kalkmak, düşmek, yeniden denemek, bazen hiçbir şey yapmadan beklemek, bazen kendisini zorlamak, bazen de yalnızca o günü tamamlamak zorundadır.
İyileşmek de bir tür ısrardır.
Fakat bu kez ısrar, dünyaya karşı değil; hayata tutunmak konusunda gösterilir.
Her gün biraz daha devam etmek.
Henüz iyi hissetmediğimiz halde devam etmek.
Sonucun ne zaman geleceğini bilmeden devam etmek.
Çünkü insan bazen sabrı yanlış anlar. Sabretmeyi hiçbir şey yapmadan beklemek sanır. Oysa gerçek sabır, zamanın işini yapmasına izin verirken insanın kendi hayatını terk etmemesidir.
Sabır, acının karşısında hareketsiz kalmak değildir.
Acıya rağmen yaşamaya devam etmektir.
Ve burada başta söylediğimiz düşünce başka bir anlam kazanır.
Bir damla kayayı tek seferde aşındıramaz. Bir dalga kıyıyı tek seferde değiştiremez. Bir insan da kendisini tek bir gecede yeniden kuramaz.
Ama hiçbirinin buna ihtiyacı yoktur.
Çünkü zaman vardır.
Her gün okunan birkaç sayfa insanı bir gecede bilgili yapmaz. Her gün yapılan küçük bir çalışma ertesi sabah başarı getirmez. Bir kez gösterilen cesaret korkuyu ortadan kaldırmaz. Bir kez verilen doğru karar hayatı değiştirmeyebilir.
Aynı şekilde bir gün beklemek büyük bir acıyı iyileştirmez.
Fakat devam edildiğinde görünmez bir birikim başlar.
İnsan çoğu zaman değişimin gerçekleşmediğini sanır; çünkü değişimi sonuç ortaya çıktığında görmek ister. Oysa dönüşüm çok daha önce başlamıştır. Sonuç yalnızca uzun süredir devam eden görünmez sürecin görünür hale geldiği andır.
Bir ağacın toprağın üzerine çıktığı gün doğduğunu düşünmek gibi.
Oysa kökler çoktan aşağıda çalışmaya başlamıştır.
Belki insanın iyileşmesi de böyledir.
Biz hiçbir şey olmuyor sanırken içeride bir şeyler sessizce yer değiştirir.
Hatıraların ağırlığı azalır. Kabulleniş büyür. İnsan yeni alışkanlıklar edinir, yeni insanlar tanır, başka şeylere güler, başka sabahlara uyanır. Hayat, boşalan yerleri yavaş yavaş başka şeylerle doldurmaya başlar.
Ve günün birinde dönüp geriye baktığımızda şaşırırız:
“Ben bunu nasıl atlattım?”
Aslında tek bir cevap yoktur.
Bir anda atlatmamışızdır.
Her gün biraz atlatmışızdır.
Belki de zamanın en büyük mucizesi budur. İnsana taşıyamayacağı kadar büyük görünen bir şeyi bir anda kaldırmasını söylemez. Onu günlere böler. Sonra aylara. Sonra yıllara.
Ve insan, bütününü taşıyamayacağını düşündüğü acıyı parça parça taşır.
Ta ki bir gün artık taşımadığını fark edene kadar.
Fakat ısrarın kendisini kutsamak da hata olur.
Çünkü zamanın büyüttüğü her şey iyi değildir. Yanlış bir düşünce de tekrar edildiğinde güçlenir. Küçük bir önyargı yıllar içinde nefrete dönüşebilir. Önemsiz görünen bir adaletsizlik sürekli tekrarlandığında sistem haline gelebilir. Bir insanın kendisine söylediği küçük bir yalan yeterince uzun süre tekrarlandığında onun gerçeğine dönüşebilir.
Zamanın ahlakı yoktur.
Neyi tekrar edersen onu büyütür; neyle arana mesafe koyarsan onun üzerindeki hâkimiyetini azaltır.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biri yalnızca “Bugün ne yaptım?” değildir.
Daha zor olan soru şudur:
“Ben neyi tekrar ediyorum ve neyin geçmesine izin vermiyorum?”
Çünkü bazen geçmişi canlı tutan zaman değildir; biziz.
Sürekli aynı yaraya dönmek, aynı ihtimali düşünmek, değiştirilemeyecek bir geçmişle zihnimizde tekrar tekrar pazarlık etmek, artık olmayan bir şeyin başka türlü olabileceği ihtimalinde yaşamak… Bunların hepsi yaranın üzerinde tekrar tekrar yürümektir.
Bazı şeyleri iyileştirmek için mücadele etmek gerekir.
Bazı şeyleri değiştirmek için ısrar etmek gerekir.
Fakat bazı şeylerin iyileşmesi için de gitmelerine izin vermek gerekir.
Belki olgunluk, hangisinin hangisi olduğunu anlayabilmektir.
Değiştirebileceğimiz şeyler karşısında ısrar etmek; değiştiremeyeceğimiz şeyler karşısında ise zamana güvenmek.
Çünkü sabır, istediğimiz her şeyin mutlaka gerçekleşeceğine inanmak değildir. Hayat böyle bir söz vermez. Kaybettiğimiz herkes geri gelmez. Biten her şey yeniden başlamaz. Her hayal gerçekleşmez.
Fakat sabır bize başka, belki daha önemli bir ihtimali verir:
İstediğimiz şey gerçekleşmese bile, bir gün onsuz da iyi olabileceğimiz ihtimalini.
İşte insanın en büyük yanılgılarından biri burada kırılır.
Bazen istediğimiz şeyin gerçekleşmesini iyileşmek sanırız.
Oysa zaman bize çok daha şaşırtıcı bir şey öğretebilir:
Bir gün, gerçekleşmesini istediğimiz şeye artık ihtiyaç duymayabiliriz.
Ve belki gerçek iyileşme tam olarak budur.
Geçmiş değişmemiştir.
Kaybettiğimiz geri gelmemiştir.
Yaşanan yaşanmamış olmamıştır.
Fakat artık canımız eskisi gibi yanmıyordur.
İnsan hayatının trajedisi de umudu da burada olabilir.
Değişmek için her zaman devasa bir güce ihtiyacımız yoktur. En derin yaralarımızın karşısında bile her şeyi bugün çözmek zorunda değiliz. Bazen yalnızca yarına ulaşmak yeterlidir. Sonra bir sonraki güne. Sonra bir sonrakine.
Çünkü gerçek güç belki de dünyaya bir kerede ne kadar sert vurabildiğimiz değildir.
Bazen gerçek güç, düştükten sonra kaç kez ayağa kalkabildiğimizdir.
Bazen bekleyebilmektir.
Bazen vazgeçmemektir.
Bazen de tam tersine, artık geri gelmeyecek bir şeyin peşinden gitmekten vazgeçebilmektir.
Sonunda kaya mı daha güçlüdür, damla mı?
Acı mı daha güçlüdür, insan mı?
Bu soruların cevabı yalnızca o ana bakılarak verilemez.
Bir de zamana bakmak gerekir.
Yorum bırakın