Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir videoda, Katarlı genç bir içerik üreticisi ailesinin yaşamını büyük bir samimiyet ve alçakgönüllülükle anlatıyordu. Anlattıklarında gösterişten çok doğallık vardı. Hatta böylesine büyük bir servete rağmen kibirden uzak bir tavır sergilemesi, günümüzde pek sık karşılaşılmayan bir özellikti. Çünkü çoğu zaman insanlar, zenginlikle birlikte kibri, sınırsız haklılığı ve dokunulmazlığı da aynı cümle içinde düşünmeye alışmıştır.
Benim dikkatimi çeken ise bambaşka bir noktaydı.
Babasının sayılara karşı takıntılı olduğunu, bazı özel araç plakalarına milyonlarca dolar ödediğini anlatıyordu. Sayısız lüks otomobil, devasa malikâneler, geniş hizmetli kadroları… Bunlar Körfez ülkelerinde şaşırtıcı görüntüler değildir. Çünkü zenginlik, zamanla yalnızca ekonomik bir güç olmaktan çıkıp kültürel bir kimliğe de dönüşmüştür. Sahip olunabilecek her şeyin satın alınabileceği düşüncesi, servetin doğal bir uzantısı hâline gelmiştir.
Elbette herkes kazandığı mal üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Kimsenin emeği küçümsenemez. Ancak asıl soru burada başlıyor:
Bir insanın gerçekten ne kadarına ihtiyacı vardır?
Bu soru yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda etik bir sorudur. Çünkü etik, insanın yapabileceği her şeyi yapmasının değil; yapabilecekleri arasından doğru olanı seçmesinin adıdır. Bir insanın yüzlerce otomobile sahip olabilmesi hukuken mümkün olabilir; ancak bunun ahlaki karşılığı nedir? Milyonlarca dolarlık bir plaka, dünyanın başka bir köşesinde binlerce çocuğun yıllarca eğitim görebileceği bir bütçeye eşdeğer olduğunda, mesele artık bireysel tercih olmaktan çıkar; insanlığın ortak vicdanını ilgilendiren bir sorgulamaya dönüşür.
Dünya üzerinde yaklaşık 700 milyon insan, uluslararası aşırı yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yaklaşık 2 milyar insan ise güvenli ve düzenli gıdaya erişemiyor. Her gece yüz milyonlarca çocuk yatağına aç giriyor; milyonlarca insan ise temiz içme suyuna, temel sağlık hizmetlerine ve eğitime ulaşamıyor.
Buna karşılık dünyanın en zengin küçük kesimi, küresel servetin çok büyük bölümünü elinde bulunduruyor. Servetin bu ölçüde tek elde toplanması yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda sosyal, ahlaki ve hatta doğal dengeyi ilgilendiren bir konudur.
Bugün dünya ekonomisinin büyüklüğü 100 trilyon doların üzerindedir. Buna rağmen temel ihtiyaçlarını karşılayamayan yüz milyonlarca insanın varlığı, aslında sorunun üretim eksikliği değil; dağıtım ve erişim sorunu olduğunu göstermektedir. Dünya, bugüne kadar hiç olmadığı kadar fazla gıda, enerji ve teknoloji üretmektedir. Buna rağmen insanlar hâlâ açlıktan ölüyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken şey üretimin miktarı değil, refahın nasıl paylaşıldığıdır.
Doğaya baktığımızda hiçbir sistemin tek noktada sonsuza kadar birikim üzerine kurulmadığını görürüz. Su dolaşır. Kan dolaşır. Hava dolaşır. Enerji dolaşır. Hareket eden sistem yaşar; tek yerde biriken sistem ise zamanla kendi dengesini kaybeder.
Servet de bundan tamamen bağımsız değildir.
Ekonomi de aslında dolaşım üzerine kuruludur. Bir işletme üretir, çalışan ücret alır, tüketici harcar, yatırımcı yeniden yatırım yapar ve sermaye sürekli hareket eder. Sermaye dolaştıkça ekonomi büyür. Ancak servetin giderek daha küçük bir grubun elinde birikmesi, bu dolaşımın hızını azaltabilir. Bu nedenle birçok iktisatçı, gelir dağılımındaki aşırı bozulmanın yalnızca sosyal değil, ekonomik büyüme açısından da risk oluşturduğunu savunmaktadır.
Burada savunulan şey kesinlikle mülkiyetin ortadan kaldırılması ya da komünist bir düzen değildir. İnsan çalışmalı, üretmeli ve emeğinin karşılığını almalıdır. Mülkiyet, bireyin özgürlüğünün ve emeğinin en önemli güvencelerinden biridir. İnsanların yatırım yapabilmesi, risk alabilmesi ve yeni değerler üretebilmesi için mülkiyet hakkı vazgeçilmezdir.
Ve tam da bu noktada, mülkiyet kavramına dair iki büyük düşünürün fikirleri dikkat çekicidir. Birbirlerine çoğu zaman tamamen zıt kutuplar olarak gösterilen Adam Smith ile Karl Marx, aslında aynı sorunun farklı yönlerine odaklanmışlardır: Servet nasıl üretilir ve nasıl paylaşılır?
Modern ekonominin kurucularından kabul edilen Adam Smith, bireyin kendi çıkarını takip etmesinin, hukukun ve rekabetin korunduğu serbest piyasa içerisinde toplumun genel refahını artırabileceğini savunur. Ulusların Zenginliği adlı eserinde şu ifadeyi kullanır:
“Akşam yemeğimizi kasabın, biracının veya fırıncının iyilikseverliğinden değil; onların kendi çıkarlarını gözetmelerinden bekleriz.”
— Adam Smith, Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations), 1776, Kitap I, Bölüm II.
Bu söz çoğu zaman yalnızca bireysel çıkarın övülmesi olarak yorumlanır. Oysa Smith’in asıl anlatmak istediği, insanların kendi çıkarlarını takip ederken aynı zamanda üretimi, ticareti ve toplumsal refahı da artırabilecekleridir. Ancak Smith yalnızca ekonomiyle ilgilenen biri değildir. Daha önce yazdığı Ahlaki Duygular Kuramı‘nda insanın vicdan sahibi bir varlık olduğunu da özellikle vurgular:
“İnsan ne kadar bencil varsayılırsa varsayılsın, doğasında onu başkalarının kaderiyle ilgilenmeye yönelten bazı ilkeler vardır.”
— Adam Smith, Ahlaki Duygular Kuramı (The Theory of Moral Sentiments), 1759, Bölüm I, Kısım I.
Yani Smith’in tasarladığı serbest piyasa, ahlakın tamamen dışlandığı bir sistem değildir. Ekonomik özgürlük ile vicdani sorumluluğun birlikte işlemesi gerektiğini kabul eder.
Karl Marx ise aynı meseleye farklı bir pencereden bakar. Ona göre sorun, insanların mal sahibi olması değil; üretim araçları üzerindeki mülkiyetin giderek dar bir grubun elinde yoğunlaşmasıdır. Bu yoğunlaşma zamanla ekonomik olduğu kadar siyasi ve toplumsal gücü de tek elde toplamaya başlar. Komünist Manifesto‘nda şöyle der:
“Burjuvazinin elinde sermaye bağımsız ve kişilik kazanmıştır; çalışan birey ise bağımsızlığını yitirmiştir.”
— Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto, 1848.
Ve Marx’ın belki de en çarpıcı benzetmesi ise Kapital‘de yer alır:
“Sermaye ölü emektir; vampir gibi ancak canlı emeği emerek yaşar ve ne kadar çok emerse o kadar çok yaşar.”
— Karl Marx, Kapital (Das Kapital), Cilt I, 1867.
Marx’ın temel eleştirisi servetin varlığına değil; servetin zamanla kendi kendini büyüten, rekabeti azaltan ve toplumsal hareketliliği zorlaştıran bir yapıya dönüşmesinedir.
İlginç olan ise, birbirine karşıt olarak görülen bu iki düşünürün aynı noktada buluşabilmesidir. Smith üretimin önemini anlatırken vicdanı ihmal etmez; Marx paylaşımın önemini anlatırken emeğin değerini merkeze koyar. Biri üretimin nasıl gerçekleştiğini, diğeri ise üretilen değerin nasıl bölüşüldüğünü sorgular.
O zaman gelin hep birlikte bu soruya bir cevap arayalım:
Üretmek için sermayeye ihtiyaç vardır; fakat sermaye hangi noktadan sonra toplumun hizmetinden çıkarak toplumun üzerinde bir güce dönüşmeye başlar?
İşte mülkiyet tartışmasının özü de burada başlar. Çünkü mesele zenginliğin varlığı değildir. Mesele, zenginliğin hangi noktadan sonra yalnızca sahibine hizmet eden bir birikime dönüşmeye başladığıdır.
Ancak mülkiyet hakkı ile mülkiyetin sınırsız biçimde tek elde yoğunlaşması aynı şey değildir.
Ekonomi tarihinde de görüldüğü gibi, sağlıklı toplumlar ne mutlak eşitlik üzerine kurulmuştur ne de sınırsız servet yoğunlaşması üzerine. Asıl denge; emeğin karşılığını alabildiği, girişimcinin yatırım yapabildiği ve toplumun en alt kesiminin de insan onuruna yakışır bir yaşam sürebildiği sistemlerde kurulmuştur.
Acaba yoksulluk tamamen ortadan kaldırılabilir mi?
Teknik olarak bugün insanlığın sahip olduğu üretim kapasitesi düşünüldüğünde, aşırı yoksulluğun çok büyük ölçüde azaltılması mümkündür. Ancak ekonomik sistemler yalnızca üretimden oluşmaz; aynı zamanda teşviklerden de oluşur. Ücretler, iş gücü arzı, tüketim alışkanlıkları, rekabet ve sermaye birikimi bu sistemin temel parçalarıdır.
Bu nedenle bazı iktisatçılar, modern ekonomilerin belirli düzeyde gelir farklılığı üzerine kurulduğunu savunur. Çünkü gelir farklılığı; risk almayı, yatırım yapmayı ve girişimciliği teşvik eden unsurlardan biri olarak görülmektedir. Fakat bu durum, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yoksul bırakılmasını haklı göstermez. Fırsat eşitsizliği ile gelir farklılığı aynı kavram değildir.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı burada başlıyor. Fakirlik ile eşitsizliği aynı şey sanıyoruz.
Oysa insanlar farklı gelir seviyelerine sahip olabilir; ancak hiçbir çocuk açlıktan ölmemeli, hiçbir aile temiz suya ulaşamadığı için hastalanmamalı, hiçbir insan yalnızca doğduğu coğrafya nedeniyle yaşam hakkından mahrum kalmamalıdır. Medeniyetin ölçüsü, herkesin aynı zenginlikte yaşaması değil; hiç kimsenin insan onurunun altına düşmemesidir.
Bugün yalnızca dünyanın en zengin birkaç yüz ya da birkaç bin insanının servetinin çok küçük bir bölümü bile; temel sağlık hizmetleri, temiz su altyapısı, ilköğretim ve açlıkla mücadele programlarına yönlendirildiğinde milyonlarca insanın yaşam standardını kalıcı biçimde değiştirebilecek büyüklüktedir. Uluslararası kuruluşların yaptığı birçok çalışma, küresel açlık ve temel sağlık sorunlarının çözümü için gereken yıllık maliyetlerin, dünya ekonomisinin ve küresel servetin yanında oldukça sınırlı kaldığını göstermektedir.
Belki de geleceğin medeniyeti, insanların ne kadar fazla mala sahip olduğu ile değil; sahip oldukları imkânları ne kadar adil dolaşıma sokabildiğiyle ölçülecektir.
Çünkü öldüğümüzde arkamızda bıraktığımız evler, arabalar, kasalar ve hesaplar bizimle gelmeyecek. Mülkiyet dünyada kalacak; geriye ise yalnızca onu nasıl kullandığımızın hatırası kalacaktır.
Belki de insanlığın önümüzdeki yüzyılda çözmesi gereken en büyük mesele, daha fazla üretmek değil; üretilen refahın insan onuruna yakışır biçimde dolaşmasını sağlayabilmektir.
Belki de asıl zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarımızın başkalarının hayatına dokunabildiği ölçüde anlam kazanmasıdır. Çünkü servet, yalnızca sahibinin yaşamını değiştiriyorsa bir birikimdir; başkalarının yaşamını da değiştirebiliyorsa işte o zaman gerçek anlamda bir değere dönüşür.
Gerçek zenginlik, sahip olunanın büyüklüğüyle değil; paylaşılabilen kısmının büyüklüğüyle ölçülür.
Yorum bırakın