Yoksulluğun Dili, Yozlaşmanın Ahlakı

Bir toplumun nasıl yaşadığını anlamak için yalnızca yasalarına bakmak yetmez; diline de bakmak gerekir. Çünkü kanunların suç saydığını gündelik hayat bazen “uyanıklık”, vicdanın reddettiğini gelenek “hayat bilgisi” diye adlandırır. Biz hırsızlığa hırsızlık demek yerine “Bal tutan parmağını yalar” dedik. Devlet malının yağmalanmasını “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözüyle kabullendik. Haksızlık karşısındaki sessizliğimizi “Söz gümüşse sükût altındır” diyerek erdem sandık. Sonra dönüp neden yoksullaştığımızı, neden adaletin kaybolduğunu ve neden dürüst insanların giderek yalnızlaştığını sorduk. Oysa cevap uzakta değildi: Çürüme önce cebimize değil, kelimelerimize yerleşmişti.

Yozlaşma bir sabah ansızın ortaya çıkmaz. Bir ülke tek bir büyük yolsuzlukla çürümez. Çürüme; küçük haksızlıkların hoş görülmesiyle, hak etmeyenin elde ettiğine hayranlık duyulmasıyla ve dürüst insanın saflıkla suçlanmasıyla başlar. Önce bir kişinin torpille işe girmesine ses çıkarılmaz. Sonra bir başkasının kamu malını kendi malı gibi kullanmasına göz yumulur. Ardından vergi kaçıran “işini bilen”, hakkını arayan “sorun çıkaran”, susan ise “akıllı” ilan edilir. Böylece kötülük yalnızca yapılmış olmaz; doğru kelimelerden arındırılarak toplum içinde kabul edilebilir hâle getirilir.

“Yemeyenin malını yerler” denildiğinde dürüstlük bir değer olmaktan çıkar, beceriksizlik gibi görülmeye başlanır. İnsanlara haklarını korumaları değil, başkasından önce davranmaları öğretilir. Paylaşmak yerine kapmak, üretmek yerine ele geçirmek, hak etmek yerine bağlantı kurmak önem kazanır. Böyle bir düzende insan, hakkı olanı elde etmeye değil, eline geçirebildiğini hakkı saymaya başlar.

İşte yozlaşmanın gerçek zaferi budur: Suçun saklanmaya ihtiyaç duymaması.

“Komşuda pişer, bize de düşer” sözü dayanışmayı değil de başkasının sofrasından pay kapmayı anlatmaya başladığında, toplum üretmeden tüketme beklentisine teslim olur. “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” denildiğinde iyilik, karşılıksız bir insanlık davranışı olmaktan çıkar; gelecekte elde edilecek menfaat için yapılan yatırıma dönüşür. İnsanlar birbirine güvenmez, birbirini kullanır. Dostluklar çıkarın ömrü kadar sürer. Selamlar makamla, saygı servetle, sadakat ise dağıtılan payla ölçülür.

Bu düzenin en ağır bedelini yoksullar öder. Çünkü yozlaşmış bir toplumda zenginlik yalnızca paraya sahip olmak değildir; kurala uymama ayrıcalığına sahip olmaktır. Yoksul ise yalnızca parasız insan değildir. Sırası sürekli başkalarına verilen, hakkını ararken kapıdan çevrilen, adalet satın alamayan, torpili olmadığı için görünmeyen insandır. Aynı suçu işleyen iki kişiden biri bağlantıları sayesinde kurtulurken diğeri bütün yükü taşıyorsa oradaki mesele yalnızca gelir eşitsizliği değildir. Bu, ahlakın sınıflara göre uygulanmasıdır.

Yoksulluk çoğu zaman yalnızca boş bir cüzdan değildir. İnsanın itiraz etme gücünün elinden alınmasıdır. İşini kaybetmemek için hakarete susması, çocuğunun geleceği için haksızlığa boyun eğmesi, yarınını güvenceye almak için bugün vicdanından vazgeçmeye zorlanmasıdır. Açlık insanı yalnızca ekmeğe muhtaç etmez; güçlü olana bağımlı hâle getirir. Bağımlılık arttıkça itiraz azalır, itiraz azaldıkça yozlaşma kökleşir.

Bu nedenle yoksulluğu yalnızca kişisel başarısızlık olarak göstermek büyük bir yalandır. Her yoksul tembel, her zengin çalışkan değildir. Kimi insanlar ömür boyu çalışır fakat borçtan kurtulamaz; kimileri başkalarının emeği üzerinden servet biriktirir. Birinin alın teri ailesini ancak ayakta tutarken diğerinin tek bir imzası nesiller boyu sürecek bir zenginlik yaratıyorsa orada fırsat eşitliğinden söz edilemez. Kurallar herkese aynı yazılmış görünse bile sonuçlar gücü olana göre değişiyorsa adalet yalnızca kâğıt üzerinde vardır.

“At binenin, kılıç kuşananın” diyerek gücü haklılığın yerine koyduk. Bir makamı ele geçirenin o makamı dilediği gibi kullanabileceğini, kuvvetli olanın zaten hak etmiş sayılacağını düşündük. Böylece başarı ile gaspın, liyakat ile nüfuzun arasındaki sınırı sildik. Gücü elde edenin geçmişini sorgulamadık; yeter ki bize de o gücün gölgesinde küçük bir yer ayrılsın.

Sonra “Üzümünü ye, bağını sorma” dedik. Önümüze gelen nimetin nereden geldiğini, hangi hakkın yenmesiyle üretildiğini, kimin payından kesildiğini merak etmedik. Bize düşen küçük menfaat uğruna büyük yağmayı görmezden geldik. Oysa bağını sormadan yenilen her üzümün görünmeyen bir sahibi vardı. Bir öğrencinin bursundan, bir hastanın ilacından, bir işçinin ücretinden, bir emeklinin sofrasından eksiltilenler başka sofralarda bolluk olarak belirdi.

Yozlaşmış düzen yalnızca kötülük yapanlarla ayakta kalmaz. Onu asıl yaşatan, kötülüğü görüp kendisine dokunmadığı sürece susanlardır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözü bu toplumsal kaçışın özeti oldu. Fakat yılanın yalnızca başkasını sokacağını sanmak, zehrin bütün mahalleye yayılabileceğini anlamamaktır. Bugün bir başkasının hakkının yenmesine susan insan, yarın kendi hakkını savunacak kimseyi bulamaz. Adalet yalnızca bize lazım olduğunda hatırlanacak bir araç değildir. Ya herkes için vardır ya da hiç kimse için yoktur.

Sessizliğe de gereğinden fazla anlam yükledik. “Söz gümüşse sükût altındır” diyerek bazen korkaklığımızı olgunluk, çıkarcılığımızı sabır, teslimiyetimizi terbiye gibi gösterdik. Oysa haksızlık karşısında susmak tarafsızlık değildir. Sessizlik çoğu zaman güçlünün yanında, mağdurun karşısında yer almaktır. Çünkü zalim yalnızca kendi gücünden cesaret almaz; çevresindeki insanların suskunluğundan da cesaret alır.

Konuşanların başına gelenleri de gördük. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dedik ama dokuz köyden kovulanın neden yalnız bırakıldığını sormadık. Doğruyu söyleyenin dışlanmasını kaçınılmaz bir kader gibi anlattık. Böylece onu kovan köylerin sorumluluğunu görünmez kıldık. Dürüst insanı korumayan bir toplum, yalancıların yönetimine şaşırmamalıdır. Hakikati söyleyenleri susturup sonra yalanlardan şikâyet etmek, kendi ellerimizle kurduğumuz karanlıkta ışık aramaktır.

“Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” sözüyle ilkesizliği tedbir sandık. Güçlü karşısında eğilmeyi, tehlike geçince yeniden doğrulabileceğimiz geçici bir hareket olarak gördük. Fakat insan her eğildiğinde biraz daha küçülür. Sürekli ertelenen onur, sonunda geri dönülecek bir yer olmaktan çıkar. Üstelik herkes yalnızca kendi köprüsünü geçmeye çalışınca, ayı köprünün sahibi olur.

En tehlikeli sözlerden biri de “Kol kırılır, yen içinde kalır” oldu. Aileyi, kurumu, cemaati, şirketi veya devleti koruma bahanesiyle suçları gizledik. Skandal duyulmasın, düzen bozulmasın, itibar zarar görmesin diye mağdurdan susmasını istedik. Böylece kırılan kolu iyileştirmek yerine üzerini örttük. Oysa saklanan yara kapanmaz; iltihaplanır. Kurumları hataların açıklanması değil, hataların sistemli biçimde gizlenmesi çürütür.

Toplumdaki çarpıklık tam da burada ortaya çıkar: İnsanlar doğruluğu över fakat doğru insanı yalnız bırakır. Adaletten söz eder fakat kendi yakınına ayrıcalık ister. Torpilden şikâyet eder fakat eline fırsat geçtiğinde tanıdığını öne geçirir. Yolsuzluğu lanetler fakat kendisine düşen payı reddetmez. Liyakat ister ama değerlendirme sırası kendi çocuğuna geldiğinde kuralın esnetilmesini bekler. Herkes düzenin mağduru olduğunu söyler; pek azı kendi küçük iktidarında bu düzeni nasıl yeniden ürettiğini kabul eder.

Elbette yoksulluğun içine doğmuş, hayatını sürdürmek için her gün ağır bedeller ödeyen insanla kamu gücünü kullanarak servet biriktiren kişiyi aynı kefeye koyamayız. Mecburiyet ile açgözlülük aynı şey değildir. Hayatta kalmaya çalışan insanın küçük hatalarıyla sistem kurarak milyonların hakkını yiyenlerin suçu eşit değildir. Fakat düzenin bizi mecbur bıraktığı davranışlarla, çıkar sağlamak için gönüllü olarak benimsediğimiz kötülükler arasındaki farkı da dürüstçe görmek zorundayız.

Çünkü yoksulluk bazen insanı ahlaki tavizlere zorlar; yozlaşma ise bu zorunluluğu kalıcı bir yönetim aracına dönüştürür. İnsanları muhtaç bırakanlar, sonra onların muhtaçlığını sadakat satın almak için kullanır. Yardım bir hak olmaktan çıkarılıp lütuf gibi sunulur. Yurttaşın vergisiyle sağlanan imkânlar, birilerinin şahsi cömertliğiymiş gibi dağıtılır. Yoksulluk çözülmez; yönetilir. Çünkü muhtaç insan hesap soramaz, yalnızca kendisine uzatılacak eli bekler.

Böyle bir toplumda eğitim de yaralanır. Çocuklara dürüst olmaları söylenir fakat başarılı olmak için bağlantı gerektiğini görürler. Çalışmanın önemi anlatılır fakat emek vermeden yükselenler alkışlanır. Doğru söylemeleri öğütlenir fakat doğruyu söyleyenlerin cezalandırıldığına tanık olurlar. Bir kuşağa sözlerle başka, hayatın işleyişiyle başka bir ahlak öğretilirse o kuşaktan tutarlı insanlar çıkmasını beklemek haksızlıktır.

Sonunda toplum iki ayrı dile bölünür: Kürsülerde konuşulan erdem dili ve sokakta uygulanan menfaat dili. Birinde hak, hukuk, emek ve liyakat vardır; diğerinde torpil, suskunluk, korku ve fırsatçılık. İnsanlar birincisini çocuklarına anlatır, ikincisini hayatta kalmaları için öğretir. Çürüme tam da bu ikiyüzlülükten beslenir.

Peki bu döngü nasıl kırılır?

Önce kullandığımız kelimeleri temizlemekle. Hırsızlığa uyanıklık, korkaklığa tedbir, suskunluğa olgunluk, torpile dayanışma, yağmaya nasip demeyi bırakmakla. Çünkü kötülüğün adını değiştirmek, onun mahiyetini değiştirmez. Kamu malını çalan kişi “bal tutan” değil, başkasının hakkını yiyen biridir. Haksızlığa susan her zaman bilge değildir; bazen yalnızca kendi rahatını koruyordur. Güçlüye eğilmek hayat bilgisi değil, bu davranış kalıcı hâle geldiğinde toplumsal teslimiyettir.

Ardından adaleti yalnızca kendimiz için değil, hiç tanımadığımız insanlar için de istemek gerekir. Çünkü gerçek ahlak, çıkarımızla çatıştığı anda belli olur. Bize fayda sağlayan bir haksızlığa karşı çıkabiliyor muyuz? Kendi yakınımız kayrıldığında da liyakati savunabiliyor muyuz? Herkes susarken konuşanın yanında durabiliyor muyuz? Başkasının çocuğu açken kendi soframızın nasıl kurulduğunu sorabiliyor muyuz?

Bir toplumun ahlakı, duvarlarına astığı sözlerle değil; güçsüzlere nasıl davrandığıyla ölçülür. Yoksulun ne kadar yardım aldığıyla değil, neden sürekli yardıma muhtaç bırakıldığıyla ilgilenmeliyiz. Yolsuzluk yapanların ne kadar zenginleştiğine değil, dürüst insanların neden yoksullaştığına bakmalıyız. İnsanları kanaate çağırmadan önce, servetin nasıl ve kimlerin elinde toplandığını sormalıyız.

Biz bir günde çürümedik. Her susuşta, her küçük ayrıcalıkta, her “Bu kez de böyle olsun” deyişimizde biraz daha çürüdük. Kötülüğü yapan kadar ona isim bulan, onu mazur gösteren ve gündelik hayatın doğal parçası hâline getiren dil de bu çürümenin ortağı oldu.

Şimdi bize düşen, yalnızca toplum neden bozuldu diye ağıt yakmak değildir. Hangi sözlerle bu bozulmayı normalleştirdiğimizi, hangi menfaatler uğruna sustuğumuzu ve kendi payımıza düşen sorumluluktan nasıl kaçtığımızı görmektir.

Çünkü yozlaşma başkalarının işlediği uzak bir suç değildir. Bazen kabul ettiğimiz bir ayrıcalıkta, bazen sustuğumuz bir haksızlıkta, bazen de çocuğumuza “Bu ülkede böyle işler” derken yeniden doğar.

Yoksulluğun bir dili, yozlaşmanın da bir ahlakı vardır. Biri insana çaresizliği öğretir, diğeri bu çaresizlikten faydalanmayı. Bu dili değiştirmeden yoksulluğu, bu ahlakla hesaplaşmadan çürümeyi yenemeyiz.

Ve bir toplum, kullandığı mazeretleri terk etmeden kaderini değiştiremez.

Yorum bırakın