Türkiye’nin son kırk yıllık siyasal ve ekonomik tarihini yalnızca sağ-sol, laik-muhafazakâr, devletçi-liberal veya iktidar-muhalefet karşıtlıkları üzerinden okumak, yaşanan büyük dönüşümü açıklamak için yetersiz kalmaktadır. Bu karşıtlıkların her biri Türkiye tarihinin belirli dönemlerini anlamak açısından önemlidir; ancak daha derinde ve daha uzun süre devam eden başka bir mesele bulunmaktadır: Devletin toplum, ekonomi ve birey üzerindeki gücünün sınırları nerede başlamalı ve nerede bitmelidir? Türkiye’de piyasa ekonomisinin büyümesi, seçimlerin yapılması, siyasi iktidarların değişmesi veya muhafazakâr bir toplumsal tabanın devlet yönetiminde daha görünür hâle gelmesi bu temel soruyu ortadan kaldırmamıştır. Aksine, son kırk yıllık dönüşüm devletin küçülmesinden ziyade devletin gücünü kullanma biçiminin değiştiğini göstermektedir.
Adam Przeworski’nin Demokrasi ve Piyasa adlı eserinden hareket edildiğinde Türkiye’nin özellikle 1980 sonrasındaki serüveni dikkat çekici bir örnek oluşturur. Przeworski’nin önemli tespitlerinden biri, demokrasi ile piyasa ekonomisinin doğal ve zorunlu müttefikler olmadığıdır. Piyasanın serbestleşmesi demokratikleşmeyi kendiliğinden üretmediği gibi seçimlerin yapılması da sağlıklı bir piyasa düzenini garanti etmez. Türkiye’nin 1980 sonrası dönüşümü bu ayrımı açık biçimde göstermiştir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla ekonominin dış dünyaya açılması, ihracatın teşvik edilmesi, fiyat mekanizmasının güçlendirilmesi, kamu ekonomisinin ağırlığının azaltılması ve özel girişimin daha geniş bir hareket alanına kavuşması hedeflenirken aynı yıl 12 Eylül askeri müdahalesi gerçekleşmiştir. Böylece ekonomik liberalizasyonun ilk büyük adımları siyasal liberalizasyonla değil, tersine siyasal alanın sert biçimde sınırlandırıldığı bir dönemde atılmıştır.
Bu durum Türkiye açısından üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki yaratmıştır. Ekonominin liberalleştirilmesi ile toplumun siyasal anlamda özgürleşmesi aynı süreç değildir. Bir ülkede ithalat serbestleşebilir, özel sektör büyüyebilir, sermaye hareketleri genişleyebilir ve girişimcilik teşvik edilebilir; buna rağmen siyasal iktidarın sınırları, ifade özgürlüğü, hukuk düzeni veya kurumların bağımsızlığı zayıf kalabilir. Dolayısıyla serbest piyasa ile özgür toplum kavramlarını birbirinin yerine kullanmak hatalıdır. Türkiye’nin sonraki kırk yılı boyunca tekrar tekrar karşılaşacağı sorunlardan biri tam olarak bu olacaktır.
Turgut Özal döneminin devlet anlayışı da bu açıdan yeniden değerlendirilmelidir. Yaygın anlatıya göre 1980’lerle birlikte devlet küçülmüş, piyasa büyümüştür. Gerçekte ise devlet ortadan kalkmamış, işlev değiştirmiştir. Devletin doğrudan üretici olarak ekonomide bulunduğu modelden, piyasanın kurallarını oluşturan, sermaye hareketlerini düzenleyen, özelleştirme yapan, lisans veren, büyük altyapı yatırımlarını belirleyen ve ekonomik aktörlerin hareket alanını şekillendiren başka bir devlet modeline geçilmiştir. Başka bir ifadeyle fabrikanın sahibi olan devletin yerini giderek oyunun kurallarını belirleyen devlet almıştır. Bu nedenle özelleştirme veya piyasa ekonomisine geçiş, devlet gücünün zorunlu olarak azalması anlamına gelmemektedir.
Tam tersine modern kapitalist sistem içerisinde devletin ekonomik etkisi daha incelikli hâle gelebilir. Devlet artık bir şirketi doğrudan işletmek zorunda değildir; vergi sistemi, kamu ihaleleri, krediler, düzenleyici kurumlar, ruhsatlar, teşvikler, altyapı yatırımları veya para politikası üzerinden ekonominin yönünü belirleyebilir. Dolayısıyla bir ekonomide özel şirketlerin çoğalması tek başına bağımsız bir piyasa düzeninin oluştuğunu göstermez. Asıl soru şirketlerin başarısının ne ölçüde rekabete, verimliliğe ve yenilikçiliğe; ne ölçüde siyasi iktidarla kurulan ilişkilere bağlı olduğudur. Türkiye’nin son kırk yıllık ekonomi politiğinin en temel meselelerinden biri bu ayrımın zaman zaman belirsizleşmesidir.
Przeworski’nin yaklaşımını Türkiye açısından önemli kılan bir başka husus, piyasa reformlarının kazananlar kadar kaybedenler de yaratmasıdır. Ekonomik reform hiçbir toplumda nötr değildir. İhracatçıların, finans sektörünün veya yeni girişimci sınıfların kazandığı bir dönüşüm içerisinde sabit ücretliler, eski korumacı düzenin sanayicileri veya kamu ekonomisine bağlı kesimler kaybedebilir. Bu nedenle ekonomik dönüşüm aynı zamanda yeni toplumsal sınıflar ve yeni siyasi talepler üretir. Türkiye’de 1980 sonrasında ortaya çıkan yeni girişimcilik kültürü, Anadolu’daki sermaye birikiminin hızlanması ve muhafazakâr toplumsal kesimlerin ekonomik olarak güçlenmesi yalnızca ekonomik bir gelişme değildir. Bu dönüşüm zaman içerisinde siyasi temsil talebini de değiştirmiştir.
Bu nokta özellikle Türkiye’de siyasal İslamın yükselişini anlamak açısından önemlidir. Muhafazakâr kesimlerin siyasette güç kazanmasını yalnızca dini kimlik üzerinden açıklamak eksik kalır. Aynı dönemde şehirleşme, eğitim, ticaret, ihracat, küçük ve orta ölçekli işletmelerin büyümesi ve yeni bir muhafazakâr orta sınıfın ortaya çıkması gerçekleşmiştir. Ekonomik güç kazanan toplumsal kesimler zamanla bürokrasi, medya, üniversite ve siyasal temsil alanlarında daha fazla yer talep etmiştir. Böylece piyasa ekonomisinin yarattığı yeni sosyoloji, eski siyasi dengeleri de dönüştürmeye başlamıştır. Bir anlamda 1980 sonrasında kurulan ekonomik düzen, kendisini oluşturan eski siyasal düzenin toplumsal temellerini de değiştirmiştir.
1990’lı yıllar ise Türkiye’de demokrasi ile ekonomik istikrar arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini göstermiştir. Türkiye’de çok partili siyaset vardı, seçimler yapılıyor ve iktidarlar değişiyordu. Buna karşılık yüksek enflasyon, kamu açıkları, kısa ömürlü koalisyonlar, bankacılık sisteminin sorunları ve devlet ile ekonomik çıkar grupları arasındaki karmaşık ilişkiler siyasal sistemin topluma istikrar sağlayabilme kapasitesini zayıflatıyordu. Burada Przeworski’nin demokrasi anlayışının ikinci boyutu ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca sandığın bulunması değildir; aynı zamanda farklı çıkarların kurallar içerisinde rekabet edebilmesi, iktidarın kaybedilebilir olması ve kurumların toplumsal çatışmaları yönetebilmesidir.
Ekonomik ve siyasal sistem uzun süre istikrar üretemediğinde toplumlarda güçlü yürütme arayışı ortaya çıkabilir. Türkiye’de 1990’ların dağınık koalisyon yapısı ve ekonomik krizleri, sonraki yıllarda “istikrar”, “tek başına iktidar” ve “hızlı karar alma” kavramlarının neden güçlü siyasi sloganlar hâline geldiğini anlamak açısından önemlidir. Toplumların yalnızca özgürlük değil güvenlik, düzen ve ekonomik öngörülebilirlik de talep ettiği unutulmamalıdır. Ancak tam burada demokratik sistemlerin klasik ikilemi başlar: Yönetimin hızlı karar alabilmesi mi daha önemlidir, yoksa yanlış karar alan yönetimin durdurulabilmesi mi? İyi bir siyasal sistem aslında bu iki ihtiyacın arasında denge kurmak zorundadır.
2001 ekonomik krizi bu nedenle Türkiye tarihinin yalnızca ekonomik değil kurumsal açıdan da en önemli kırılmalarından biridir. Krizin ardından bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının güçlendirilmesi, mali disiplinin artırılması ve ekonomik karar mekanizmalarının günlük siyasi müdahalelerden belirli ölçüde uzaklaştırılması yönünde önemli reformlar gerçekleştirildi. Bu reformların altında yatan temel düşünce, ekonomik sistemin yalnızca doğru kişilerin yönetimine değil doğru kurumların varlığına dayanması gerektiğiydi. Devlet yönetiminde kişilerin iradesi yerine kuralların öngörülebilirliğinin güçlendirilmesi amaçlanıyordu.
2002 sonrasında AK Parti iktidarının ilk yıllarındaki ekonomik başarının değerlendirilmesi de bu nedenle tek taraflı yapılmamalıdır. Bir tarafta 2001 krizinin ardından oluşturulmuş ciddi bir kurumsal reform programı bulunuyordu. Diğer tarafta yeni hükümet bu programın temel unsurlarını kaldırmak yerine büyük ölçüde devam ettirdi. Avrupa Birliği üyelik sürecinin oluşturduğu dış çıpa, uluslararası sermaye girişleri, mali disiplin, bankacılık reformları ve siyasi istikrar aynı dönemde birleşti. Türkiye ekonomisi büyürken enflasyon geriledi, kişi başına gelir yükseldi ve toplumun geniş kesimleri geleceğe ilişkin daha güçlü beklentiler geliştirdi. Bu dönem Przeworski açısından demokrasi ile piyasa arasındaki görece başarılı bir denge arayışı olarak okunabilir.
Ancak Wael B. Hallaq’ın İmkânsız Devlet adlı eseri devreye girdiğinde Türkiye tartışması tamamen farklı bir düzleme taşınmaktadır. Hallaq’ın temel sorusu hangi siyasi partinin iktidarda olduğu değildir. Onun asıl meselesi modern devletin kendisidir. Modern devletin egemenlik anlayışı, hukuk yapma tekeli, merkezileşmiş bürokrasisi ve toplumun yaşam alanlarını düzenleme kapasitesi Hallaq’ın eleştirisinin merkezinde yer alır. Bu açıdan Türkiye’de yüz yılı aşkın süredir devam eden laiklik-İslamcılık tartışmasına baktığında, tartışmanın iki tarafının da çoğu zaman aynı devlet aracını kullanmaya çalıştığını söyleyebilirdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik modeli bu açıdan oldukça ilginçtir. Devlet dini yalnızca kamusal alandan uzaklaştırmaya çalışmamış, aynı zamanda onu kendi bürokratik sistemi içerisinde örgütlemiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın doğrudan genel idare içerisinde yer alması bunun en açık örneklerinden biridir. Bu durumda devlet dine “seninle ilgilenmiyorum” dememektedir. Aksine dini hizmetlerin önemli bir bölümünü tanımlamakta, finanse etmekte, organize etmekte ve bürokratik bir yapı içerisine yerleştirmektedir. Hallaq açısından böyle bir yapı klasik anlamda din ile devletin ayrılması değil, dinin modern devlet tarafından yeniden düzenlenmesidir.
Aynı düşünceyi AK Parti dönemine uyguladığımızda daha da dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkar. Bir devletin dini söylemleri daha fazla kullanması, Diyanet’in bütçesinin büyümesi, imam hatip okullarının yaygınlaşması veya muhafazakâr değerlerin kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, Hallaq açısından o devletin klasik anlamda İslami bir yapıya dönüştüğü anlamına gelmez. Modern devletin egemenlik mantığı değişmemişse esas yapı da değişmemiştir. Hukuku yapan ve değiştiren yine merkezi devlet, yasama organı, yürütme ve bürokrasidir. Bu bakımdan Türkiye’de devletin daha muhafazakâr hâle gelmesi ile devletin İslamileşmesi aynı kavram değildir.
Hatta Hallaq’ın yaklaşımı takip edildiğinde daha provokatif bir sonuca ulaşmak mümkündür: Devletin dini alanda daha fazla faaliyet göstermesi, dinin devlet karşısında daha bağımsız hâle gelmesi değil, tersine dini alanın daha fazla devletleşmesi anlamına gelebilir. Böyle bakıldığında Kemalist devlet modeli ile muhafazakâr devlet modeli arasında ilk bakışta görülmeyen bir süreklilik ortaya çıkar. Birincisi toplumu modernleştirme görevini devlete verirken ikincisi toplumsal değerleri koruma veya yeniden üretme görevini devlete verebilir. İdeolojik amaçlar birbirinden farklı olsa bile kullanılan araç aynıdır: güçlü merkezî devlet.
Tam bu noktada Türkiye’nin temel siyasi meselesinin laiklik veya muhafazakârlıktan daha derin olduğu anlaşılmaktadır. Eğer devlet toplumun nasıl yaşayacağını, hangi değerleri benimseyeceğini, çocukların nasıl yetiştirileceğini, ekonominin hangi aktörlerinin destekleneceğini ve kamusal alanın hangi sınırlar içerisinde işleyeceğini giderek daha ayrıntılı biçimde belirliyorsa, devletin ideolojik renginden önce devletin sahip olduğu gücün sınırları tartışılmalıdır. Hallaq’ın eleştirisinin Türkiye açısından belki de en sarsıcı tarafı budur.
2010’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin siyasal sistemindeki merkezileşme tartışmaları Przeworski ile Hallaq’ın düşüncelerinin yeniden kesişmesini sağlar. 2017 anayasa değişikliği ve ardından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi, yürütmenin yapısında köklü bir dönüşüm meydana getirmiştir. Sistemin savunucularına göre bu model koalisyon dönemlerinin siyasi belirsizliklerini ortadan kaldırmış, yürütmenin hızlı karar almasını sağlamış ve doğrudan halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı sayesinde güçlü bir siyasi meşruiyet yaratmıştır. Eleştiriler ise yürütmenin fazla merkezileştiğini, yasama ile yürütme arasındaki dengenin bozulduğunu ve kurumların bağımsızlığının zayıfladığını ileri sürmektedir.
Bu tartışmayı yalnızca siyasi tarafların birbirine yönelttiği suçlamalar üzerinden değerlendirmek yerine temel bir yönetim problemi olarak görmek daha sağlıklıdır. Her devlet hızlı karar almak ister. Ancak demokrasinin amacı sadece karar üretmek değildir; yanlış kararların maliyetini sınırlayan mekanizmalar oluşturmaktır. Bağımsız yargı, parlamento, basın, akademi, yerel yönetimler ve bağımsız düzenleyici kurumlar bu nedenle devlet yönetimini yavaşlatan gereksiz engeller değil, gücün yanlış kullanılmasının maliyetini düşüren sigortalardır. Demokratik sistemin kalitesi, güçlü liderlerin varlığından çok, güçlü liderlerin dahi aşamayacağı kuralların bulunmasıyla ölçülmelidir.
Aynı problem ekonomi alanında da kendisini gösterir. Bir ülkede yüz binlerce özel şirketin bulunması, borsanın çalışması ve yabancı sermayenin faaliyet göstermesi tek başına serbest piyasa düzeninin bulunduğunu kanıtlamaz. Sağlıklı bir piyasa için ekonomik aktörlerin hangi siyasi görüşe sahip olduklarından bağımsız biçimde aynı kurallara tabi olmaları gerekir. Bir yatırımcının geleceğe ilişkin hesabı hükümete yakınlığına değil hukuka, sözleşmelere ve öngörülebilir kurumlara dayanmalıdır. Ekonomik sistemde asıl güven unsuru yöneticilerin iyi niyeti değil, kötü niyetli bir yöneticinin bile keyfi davranmasını zorlaştıran kurumsal mekanizmalardır.
Türkiye’nin son kırk yıllık tecrübesi bu nedenle basit bir devletçilik-serbest piyasa geçişi değildir. Devlet ekonomiden bazı alanlarda çekilirken başka alanlarda çok daha güçlü düzenleyici araçlara sahip olmuştur. Piyasa büyürken devletin ekonomik aktörler üzerindeki etkisi tamamen ortadan kalkmamıştır. Siyasal İslam güç kazanırken modern devlet mantığı ortadan kalkmamış, aksine yeni siyasi aktörler tarafından devralınmıştır. Demokrasi genişlerken belirli dönemlerde kurumların bağımsızlığı konusunda yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin değişen iktidarlarının altında devam eden daha kalıcı bir unsur vardır: güçlü merkezî devlet geleneği.
Bu nedenle Türkiye’nin esas tartışmasını “devlet güçlü mü olmalı, zayıf mı?” sorusuna indirgemek de doğru değildir. Zayıf devlet ciddi bir problemdir; hukuku uygulayamayan, sınırlarını koruyamayan, vergi toplayamayan, kamu hizmeti sunamayan veya organize suçla mücadele edemeyen bir devlet özgürlük üretmez. Ancak güçlü devlet ile sınırsız devlet de aynı şey değildir. Demokratik ve ekonomik açıdan başarılı toplumların ihtiyacı, kapasitesi yüksek fakat yetkileri sınırlandırılmış bir devlettir. Devlet görevini yapabilecek kadar güçlü, toplumun tamamını kendi iradesine göre biçimlendiremeyecek kadar sınırlı olmalıdır.
Türkiye açısından belki de asıl hedef budur. İktidara kimin geldiğinden bağımsız işleyen mahkemeler, hükümete göre yön değiştirmeyen ekonomik kurumlar, siyasi yakınlıktan bağımsız çalışan kamu bürokrasisi, gerçek rekabetin yaşandığı bir piyasa, merkezi yönetim karşısında yetki sahibi yerel yönetimler, devletten bağımsız üniversiteler ve medya, kendi iç yaşamını belirleyebilen güçlü bir sivil toplum. Böyle bir sistem devletin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Tam tersine devletin gerçek görevlerine yoğunlaşmasını sağlar.
Przeworski’nin Türkiye’ye vereceği temel ders bu noktada açıktır: demokrasi yalnızca seçim kazanmak değildir; iktidarı kaybetme ihtimalinin gerçek ve kabul edilebilir olduğu kurumsal bir düzendir. Piyasa da yalnızca özel mülkiyet değildir; ekonomik başarı ve başarısızlığın siyasi ilişkilere değil mümkün olduğunca açık kurallara ve rekabete bağlı olduğu bir sistemdir. Hallaq ise tartışmayı daha derine taşıyarak devletin toplum adına neyin doğru olduğunu belirleme yetkisinin neden bu kadar geniş kabul edildiğini sorgulamamızı sağlar.
Bu iki düşünür birlikte okunduğunda Türkiye hakkında oldukça güçlü bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin esas sorunu yalnızca hangi partinin iktidarda olduğu değildir. Asıl sorun, iktidara gelen herhangi bir siyasi gücün devlet mekanizması üzerinden ne kadar geniş bir hareket alanına sahip olduğudur. Çünkü aynı devlet aygıtı bugün hoşumuza giden bir siyasi hareketin elinde bulunabilir, yarın ise tamamen karşı olduğumuz başka bir siyasi hareket tarafından kullanılabilir. Sağlıklı kurumların amacı iyi yöneticilere yardımcı olmaktan çok kötü yöneticilerin verebileceği zararı sınırlamaktır.
Türkiye’nin gelecekteki temel siyasal tartışmasının da bu nedenle “kim yönetecek?” sorusundan giderek “yöneten kişi ne kadar güçlü olabilecek?” sorusuna doğru evrilmesi gerekir. Cumhurbaşkanının kim olacağından önce cumhurbaşkanının hangi yetkilere sahip olması gerektiği, Merkez Bankası başkanının kim olduğundan önce kurumun siyasal iktidardan ne ölçüde bağımsız olması gerektiği, Diyanet’in kimin yönetiminde olduğundan önce devlet ile din arasındaki kurumsal ilişkinin nasıl kurulması gerektiği, belediyeleri hangi partinin kazandığından önce yerel yönetimlerin merkezi devlet karşısında hangi yetkilere sahip olması gerektiği tartışılmalıdır.
Sonuçta güçlü bir ülke yalnızca güçlü bir devlet tarafından kurulmaz. Güçlü bireyler, güçlü kurumlar, bağımsız ekonomik aktörler, canlı bir sivil toplum ve gerektiğinde devlete karşı haklarını savunabilecek vatandaşlar da gerekir. Devlet bunların üzerinde duran mutlak bir otorite değil, bunların birlikte yaşayabilmesini sağlayan hukuki çerçeve olmalıdır. Türkiye’nin önündeki gerçek mesele belki de devletin daha fazla güç kazanması veya tamamen geri çekilmesi değildir. Mesele, gücün devlet, piyasa ve toplum arasında nasıl dağıtılacağı ve bu güçlerden herhangi birinin diğerlerini yutmasının nasıl önleneceğidir.
Przeworski’nin demokrasi ile piyasa arasındaki gerilim üzerine kurduğu analiz ile Hallaq’ın modern devletin egemenlik iddiasına yönelttiği eleştiri aynı noktada birleşmektedir: hiçbir güç kendi kendisini yeterince sınırlandırmaz. Sermaye sınırlandırılmadığında ekonomik tahakküm, siyasi iktidar sınırlandırılmadığında otoriterleşme, bürokrasi sınırlandırılmadığında vesayet, çoğunluk sınırlandırılmadığında çoğunluk tahakkümü ortaya çıkabilir. Türkiye için gerçek mesele bu güçlerden birini tamamen ortadan kaldırmak değil, hiçbirinin tek başına egemen olamayacağı bir denge kurabilmektir.
Belki de Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme macerasının cevaplayamadığı soru tam olarak budur: Devleti ele geçirmek mi istiyoruz, yoksa artık hiç kimsenin ele geçirdiğinde istediği gibi kullanamayacağı bir devlet mi kurmak istiyoruz?
Yorum bırakın