Bana Bir Şey Olmaz Ülkesinden Masallar

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak mı uzak bir ülkede insanlar yaşarmış. Sessizce, inceden, günlük dertleriyle boğuşarak. Hakları gün be gün ellerinden eksilirken, “vur patlasın çal oynasın” diyerek yaşamaya devam eder, olup biten her şeyin ardından içlerinden aynı cümleyi geçirirlermiş: “Bana bir şey olmaz.”


Zaten o ülkenin hikâyesi biraz da bu cümlenin arkasına saklanarak başlamış. Birine bir şey olmuşsa mutlaka bir sebebi varmış. Birileri susturuluyorsa kesin yanlış bir şey söylemiştir. Bir kapı gece vakti çalınıyorsa sarayın muhakkak bir bildiği vardır. Birinin hakkı elinden alınıyorsa belki de o kadar haklı değildir zaten. Böyle böyle herkes kendi küçük güvenli alanına çekilmiş. Ta ki o alanların duvarları da yavaş yavaş daralmaya başlayana kadar.


Sonra ülkenin insanları fark etmeden bazı şeyleri yapmamaya başlamış. Bir cümleyi kurmadan önce defalarca düşünür olmuşlar. Bir espriyi anlatmadan önce etrafa bakar, bir yazıyı paylaşmadan önce siler, yeniden yazar, sonra yine silerlermiş. Çünkü zamanla öğrenmişler ki insanı padişaha şikâyet eden bazen hiç tanımadığı biri değil, en yakın dostu bile olabilirmiş. Eskiden rahatça söyledikleri sözler içlerinde kalmaya başlamış. Kimse çıkıp da açık açık “korkun” dememiş belki ama insanlar zamanla neyi söylememeleri gerektiğini kendi kendilerine öğrenmiş.


İşte korku biraz böyle yerleşmiş o ülkeye. Kapıları tekmeyle kırarak değil; usulca, yavaşça. Önce “tedbir” diye, sonra “düzen” diye, en sonunda da hayatın normal hâliymiş gibi.


Bir gün masalın anlatıcısı dönüp sormuş: “Korkuyor musunuz?”
Elbette korkuyorlardı. Herkes gibi. Ve en az herkes kadar.


Ama başlarda böyle değilmiş sanki. Daha adilmiş her şey, insanlar da birbirine biraz daha eşitmiş. Zaten hiçbir şey bir anda olmamış. Bazı şeyleri sindirmek için zaman gerekiyormuş. Yoksa biri ilk günden boğazlarına sarılsa, bıçağın soğukluğu tenlerinde gezse elbet edecekleri bir iki kelime olurmuş. Belki bağırırlarmış, belki itiraz ederlermiş, belki yanlarındaki de seslerini duyarmış.


Lakin öyle olmamış.


Bir gün ortaya çıkanlar kendilerini halktan biri gibi göstermiş. “Biz ezildik,” demişler. “İtildik, kakıldık, senelerce mağdur edildik.” Halk da inanmış. Hem neden inanmasınmış ki? Belki gerçekten haksızlığa uğradıkları yerler varmış. Hatta halk utanmış biraz. “Biz yapmadık ama yine de ayıp olmuş,” demiş.


Sonra zaman geçmiş. O ezilenler ne hikmetse birden güçlenmiş. Sesleri gürleşmiş. Önce eski haksızlıkları anlatmışlar, sonra kendi sözlerinden başka sözü duymak istememeye başlamışlar. Halk bir ara kendi kendine, “E hani adil olacaktık?” diye sormuş ama yüksek sesle soramamış. Çünkü yılların acısı varmış. Biraz anlayış göstermek gerekiyormuş.


Sonra haklar eksilmeye başlamış. Sessizce, usulca. Bir gecede değil, azar azar. Halk da izlemiş. “Vardır bunda da bir hikmet,” demiş. Ne de olsa o ülkede yıllardır “vardır olanda bir hayır” denirmiş.


İnsanlar sustukça biraz daha eksilmiş hayatlarından. Bir sabah uyanmışlar, sanatın sınırları daralmış. Ama öyle “sanat yasaktır” diye kocaman bir levha da asılmamış sokaklara. Mesela sadece gecenin belli bir saatinden sonra müzik kesilmiş. Kimse çok önemsememiş.Zaten müzik dediğin bir kaç tıkırtı-lakırtıdır demişler “Alt tarafı müzik,” demişler. Nedense hissetmemişler de zaten.


Sonra birileri kadınların nasıl gülmesi gerektiğini konuşmaya başlamış. Nasıl giyineceklerini, nasıl doğum yapacaklarını, kaç çocuk sahibi olmaları gerektiğini… Bir iki kuru gürültü çıkmış elbet ama o ülkede düzeni koruyan muhafızlar cılız sesleri çabucak susturmuş. Hem zaten düzen dediğin biraz sessizlik istemez miymiş?
Sonra okullar konuşulmuş. Çocuklar açmış, sınıflar dökülüyormuş, yokluk problemmiş, eğitim problemmiş. Ama meğer asıl mesele kızlarla erkeklerin aynı sırada oturmasıymış. O çözülünce her şey hallolacakmış herhalde. Açlık bitecekmiş, temizlik düzelecekmiş, eğitim çağ atlayacakmış. Demek ki gerçek sorun zihniyetmiş. Öncelik verilmesi gereken de buymuş!


Bir dönem kıyafeti yüzünden eğitimden uzaklaştırıldığını söyleyen ve bunda haklılık payı da bulunan bazı insanlar zamanla toplumun baskın tarafına dönüşmüş. Bu kez başka insanların ne giydiğine, nasıl göründüğüne, nasıl yaşadığına söz söylemeye başlamışlar. Dün dışlananlar, bugün başkasını dışlamış. İşin ironisi de buradaymış zaten.


Bir kadın etek giyse ahlakı sorgulanırmış. Makyaj yapsa hakkında hüküm verilirmiş. Gülse zaten başlı başına şüpheliymiş. “E gülüyor, makyaj da yapıyor… daha ne olsun?” denirmiş. Olsa olsa or..pudur denmiş !


Sonra halktan biri, “Açlık var,” demiş. Ama açık konuşmak gerekirmiş ki bunu söyleyenler de uzun süre çok umursamamış. Çünkü henüz güç onların kapısını çalmamış. Henüz korkunun ne demek olduğunu iliklerinde hissetmemişler. Henüz sıra onlara gelmemiş.


O ülkede en tehlikeli cümlelerden biri de buymuş zaten: “Bana bir şey yapmadım ki!”
Birinin hakkı alınırken susarlarmış, çünkü kendi hakları değilmiş. Birinin hayatına karışılırken bakarlarmış, çünkü kendi hayatları değilmiş. Birinin sesi kesilirken dinlerlermiş, çünkü sözü söyleyen kendileri değilmiş. Birinin kapısı çalınırken perdeyi kapatırlarmış, çünkü çalınan kendi kapıları değilmiş. Hem zaten ne diyorlarmış?


“Bana bir şey olmaz.” Neyse,
Gel zaman git zaman o ülkede insanlar yine yaşamaya devam etmiş. Faturalarla, borçlarla, geçim derdiyle, gündelik koşturmacalarla. Bir yandan da haklarının nasıl eksildiğini seyretmişler. Her gün biraz daha ama küçük küçük. İnsan bir anda kaybetmeyince anlamıyor çünkü.


Bugün bir hakkı gidermiş, “bundan ne olacak?” denirmiş. Yarın bir başkası gidermiş, “beni ilgilendirmez” denirmiş. Sonra bir şey daha gidermiş, “vardır bir bildikleri” denirmiş.
Bir gün bir kapı çalmış. Bu kez o güne kadar hep “bana bir şey olmaz” diyenlerden birinin kapısıymış. Etrafına bakmış, ses yokmuş. Çünkü başkalarının kapısı çalınırken o da susmuş.
Masalın en garip tarafı da buymuş zaten. Kimse ilk günden boğazlarına sarılmamış. Kimse bıçağı ilk günden göstermemiş. Önce biraz sessizlik istenmiş, sonra biraz anlayış, sonra biraz fedakârlık, sonra biraz daha. Halk da her seferinde vermiş. Çünkü kendilerine bir şey olmayacağını düşünmüşler.


Sonra günlerden bir gün fark etmişler ki artık mesele korkmak da değilmiş. Korkuya alışmışlar. Eskiden yanlış bulduklarına ses çıkarmaz olmuşlar. Eskiden “olmaz” dediklerine şimdi “ne yapalım?” der olmuşlar. Bir zamanlar başkasının başına gelirken uzaktan izledikleri şey, kendi hayatlarının normaline dönüşmüş.


İnsan en çok da buna alışırmış zaten. Azar azar eksilmeye, biraz daha susmaya, biraz daha geri çekilmeye, biraz daha “aman bana dokunmasınlar” demeye. Ve sonunda öyle bir yere gelmişler ki neyi kaybettiklerini bile tam hatırlamaz olmuşlar.
Her masal mutlu bitmez derler. Rivayet o ya, bu hikâyede de her şey zaten bir masaldan ibaretmiş. Ne gerçek bir ülke varmış ortada, ne gerçek bir saray, ne de gerçek muhafızlar ne de bir padişah. Hepsi hayalmiş. Öyle derlermiş en azından.


Ama masalın sonunda yaşayanlar bir şeyi biraz geç anlamışlar: Hakların elinden alınırken asıl tehlike bağırmana izin verilmemesi değilmiş. Asıl tehlike, bağırmamaya alışmakmış.
Çünkü insan özgürlüğünü bir gecede kaybetmezmiş. Önce başkasının özgürlüğü gidermiş, sonra bir başkasının, sonra bir başkasının daha. En sonunda sıra ona gelirmiş.

Ve yıllarca seni koruduğuna inandığın o meşhur cümlenin hiçbir işe yaramadığını o zaman anlarmışsın:
“Bana bir şey olmaz.”


Olurmuş. Masallarda bile olurmuş.
Çünkü adaletsizlik kapı kapı dolaşırken “benim kapımı çalmaz” diye yazılmış hiçbir masal kuralı yokmuş. Ve sıra geldiğinde en ağır olan yalnız kalmak değilmiş. İnsan en çok, o sessizliğin içinde kendi eski sesini hatırlayınca üzülürmüş. Başkaları için çıkarmadığı o sesi. Bir zamanlar çıkarabilecekken sustuğu o sesi.


Ne demiştik,bazı masalların sonunda prens gelmezmiş, ejderha ölmezmiş, kötüler mutlaka cezasını bulmazmış. Bazılarında insanlar yalnızca dinlermiş…

Yorum bırakın