İslam
İslam, tarihin en büyük dönüşüm hareketlerinden biriydi. Putperestlik, kölecilik, sınıfsal ayrıcalıklar ve zorba yönetimlere karşı çıkan bir din olarak doğdu. Hz. Muhammed, Mekke’nin elitlerine meydan okudu, ezilenleri, köleleri ve yoksulları birleştirdi. Onun getirdiği din, sadece bir inanç değil, aynı zamanda adaletin ve eşitliğin savunucusuydu. Peki, ne oldu da bu devrimci ruh zamanla otoritenin, sarayların ve zenginlerin çıkarlarını koruyan bir mekanizmaya dönüştü? Nasıl oldu da “Allah ile uyanan dünya”, “Allah ile uyutulan” bir dünyaya evrildi?
İbadet mi, Adalet mi?
Bugün dindar olduğunu söyleyen milyonlarca insan, geceleri kalkıp teheccüd namazı kılıyor, abdestsiz dolaşmamaya özen gösteriyor. Ancak bu insanların büyük bir kısmı, yoksulluğa, adaletsizliğe, sömürüye ve zulme karşı aynı hassasiyeti göstermiyor.
Hz. Muhammed’in dini, adalet için mücadele eden bir dindi. Ancak bugün birçok “dindar”, sadece kişisel ibadetlerini yerine getirerek kendini temiz hissetme çabasında. Bu din, nasıl oldu da yoksulları tevekküle, zenginleri ise şükre yönelten bir mekanizmaya dönüştü?
Ali Şeriati, İslam tarihini analiz ederken iki dinden bahseder:
1. Allah’ın Dini: Eşitliği, özgürlüğü, adaleti ve direnişi savunan din.
2. Sarayın Dini (Şirk Dini): Otoritenin ve güçlülerin, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak halkı uyuttuğu din.
Bugün İslam, ne yazık ki büyük oranda sarayın dini haline gelmiştir. Dini liderler, iktidar sahiplerine dalkavukluk yaparken, halkın içine kapanmasını, “sabretmesini” ve kaderine razı olmasını öğütlemektedir. Böylece İslam, devrimci karakterinden koparılmış, bir iktidar aracına dönüştürülmüştür.
Mülk Allah’ın ise Neden İnsanlar Mülke Köle!
Kur’an’ın temel ilkelerinden biri “Lehu’l-Mülk” yani “Mülk Allah’ındır” anlayışıdır. Bu, mülkiyetin yalnızca bir grubun elinde toplanmasını değil, toplumun ortak yararına paylaşılmasını savunur. Ancak günümüzde mülk, belirli zümrelerin elinde biriktirilmiş, halk ise açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiştir.
• Tarikat liderleri milyon dolarlık ticari anlaşmalar yapıyor.
• Dini kurumların başındaki kişiler, lüks araçlarla geziyor, saraylarda yaşıyor.
• İslam adına hareket eden devletler, halkı sömürerek kendi servetlerini büyütüyor.
Oysa Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda, o “Beni kralların yemekleriyle kıyaslamayın, ben fakir bir adamım” diyen bir peygamberdi. Hz. Ömer, halife olduğunda bir postun üzerinde yatıyordu. Bugün ise İslam adına hareket ettiğini söyleyenler, en lüks yaşamları sürenlerdir.
İşte tam da burada, Hz. Muhammed’in şu sözü devreye giriyor:
“Benden sonra bir kavim gelecek, çeşitli nefis yemekler yiyecek, güzel elbiseler giyecek, kıymetli atlara binecek. Onların tüm gayreti dünya olacaktır. Dünyaya tapacak ve dünya için yaşayacaktır. Kim onları görürse selam vermesin, cenazelerine katılmasın, hastalarını sormasın. Bunlara karşı çıkmayan, onların düzenine ortaktır.”
Bugün lüks içinde yaşayan, halkı sömüren, din adına servet biriktiren yöneticilere ve dini liderlere karşı kim ses çıkarıyor? Yoksa bu düzeni kabul eden herkes, bu yozlaşmaya ortak mı?
Siyaset ve Tarikatların İslam’ı Araçsallaştırması
İslam tarihine baktığımızda, dinde yozlaşmanın genellikle iktidarın ve dini cemaatlerin elinde başladığını görürüz.
• Emeviler, İslam’ı kendi yönetimlerini meşrulaştırmak için kullandı.
• Abbasiler, İslam’ı devletin resmi ideolojisi haline getirerek dini kurumları saraya bağladı.
• Osmanlı, dini, halkı kontrol etmek için kullandı ve ulema sınıfını padişahın hizmetine verdi.
• Bugünün iktidarları, dini bir araç olarak kullanıp, kendi çıkarlarını halkın gözünde “ilahi” bir meşruiyete kavuşturdu.
Bu süreç, günümüzde de devam etmektedir. Bugün dini cemaatler, siyasi partilere bağlıdır. Tarikatlar, ticari holdingler gibi çalışmaktadır. İslam, adalet ve eşitlik dini olmaktan çıkmış, rant ve güç dini haline gelmiştir.
Ne Yapmalı?
1. Dini İktidarın ve Tarikatların Elinden Kurtarmak
İslam’ın gerçek anlamda özgürleşmesi için, dinin siyasi ve ekonomik güç odaklarının elinden kurtarılması gerekir.
2. İslam’ın Adalet ve Eşitlik Boyutunu Yeniden Keşfetmek
İslam, sadece kişisel ibadetlerden ibaret değildir. Zekât, sadaka ve paylaşım gibi değerler yeniden toplumsal bilinçle ele alınmalıdır.
3. Halka Sahip Çıkmak ve Ezilene Taraf Olmak
Hz. Muhammed, güçlülerin değil, ezilenlerin tarafında yer aldı. Bugünün Müslümanları da, eğer gerçekten İslam’a inanıyorlarsa, sarayların değil, sokakların sesi olmalıdır.
4. Biat Kültürüne Son Vermek
İslam, körü körüne itaat dini değildir. Sorgulayan, düşünen ve adaleti savunan bir din olarak yeniden inşa edilmelidir.
Sonuç: İslamın Geleceği Kimin Elinde ?
İslam, doğduğunda ezilenlerin, sömürülenlerin, kölelerin umudu oldu. Ancak zamanla sarayların ve güçlülerin elinde bir kontrol mekanizmasına dönüştü. Bugün, din adına hareket edenlerin büyük kısmı, sadece kendi çıkarlarını korumakla meşgul.
Gerçek İslam’ı yaşamak, sadece namaz kılmak, oruç tutmak değildir. Gerçek İslam, zalime karşı durmak, adaleti savunmak ve eşitliği tesis etmektir. Eğer bugün İslam’ın adalet anlayışı unutulmuşsa, bu sadece yöneticilerin suçu değildir. Sessiz kalan herkes, bu yozlaşmaya ortaktır.
Bugün bizlere düşen, İslam’ı tekrar hak ettiği yere koymaktır. Allah ile uyutulan değil, Allah ile uyanan bir dünya kurmak için, sarayların dinine değil, hakiki dine sahip çıkmak gerekir.
Yorum bırakın