Bu âlem, ruh ile bedenin müşterek bir sahnesidir. Mânâ ile maddenin el ele verdiği, zahirin bâtına komşu olduğu bir varoluş alanıdır. Her şeyin görüldüğü sandığımız bu dünya, aslında gözle görülenin ardındaki görünmeyene şahit olalım diye yaratılmıştır. Ne var ki, insanın gözü maddeye, kulağı sese, kalbi ise çoğu zaman şekle mahkûm olmuştur. Oysa hakikat, görünenin ardında saklı bir sırdır; görünmeyenin sükûtundadır. Lakin gönül perdeli oldukça, hakikat tecelli etmez.
“Suret göze görünür, mânâ göze değil;
Gönül gözü açılsa, hakikat sana gelir.”
Demişti Yunus Emre
Gayb, yani bilinmeyen âlem, şehadet yani görünen âleme komşudur ama bu komşuluk her kalbe görünmez. Gayb, sadece arayanın, düşünenin, perdeyi aralamaya cesaret edenin nazarına açılır. Kâinatta her şey, başka bir şeyi gösteren bir işarettir. Her varlık, bir harftir, bir semboldür. Fakat bu harfleri okumayı bilmeyen için kâinat bir suskunluktan ibarettir.
İnsan, görünene bakarken görünmeyeni görebilsin diye yaratılmıştır. Ama tende kalıp, surette kalan, hakikatin sesini duyamaz. Çünkü suret, çoğu zaman sîretin perdesidir. Bedenin arzuları, ruhun fısıltısını bastırır. Göz, kalbin hikmetini görmez olur. Böylece insan, şehadet âleminde debelenirken, gayb âlemine yabancılaşır. Oysa hakikat, her an bir başka tecelliyle var olur; mesele, o tecelliyi perde olmadan görebilmektir. Bazen bir yaprakla konuşur Hak, bazen bir çocuğun gözünden sızar nur. Sen sanırsın ki ses yok, oysa âlem hep zikirde. Sen sanırsın ki yalnızsın, oysa “O” her yerde.
“Gör ki her şey O’dur, başka ne var?
Bak ki her varlıkta, O’ndan bir eser var.”
Demişti İbnü’l Arabî
Bu dünya, bir perdeler sahnesidir. Hayatın kendisi bir temsil, ölüm ise perdenin kalkmasıdır. Ölümle birlikte gözümüzden kalkacak olan o perde, aslında gerçeği en başından beri gizleyen ince bir sis perdesidir. Dünya hayatında, o perdeyi aralayabilmek için verilmiş bir fırsattır insan olmak. Kalıbın içinde canı, sûretin içinde mânâyı, görünenin ardında görünmeyeni aramak…
Ölüm sanılan şey, bir uyanıştır. Perde açılır, göz hakikate kavuşur. Ama ne güzel olurdu ki bu perdeler daha buradayken kalksa. Zira Resûl buyurdu:
“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”
O hâlde gerçek nedir? Gerçek, değişkendir; ama hakikat sabittir. Gerçek, gölgelerin dilinde konuşur; hakikat ise nurun kendisidir. İnsan, gölgeyle oyalanırsa asla güneşi göremez. Oysa güneş hep oradadır; görünmeyeni arayanlara doğmak için beklemektedir.
Sonuç olarak, bu dünya bize görünmeyeni göstermek için vardır. Ama sadece şekle bakan gözler, asla öze ulaşamaz. Kalp ise, şekli delip geçen bir nazarla bakarsa, maddenin ardındaki mânâyı görür. Gerçekten hakikate ulaşmak için perdeyi kaldırmak gerekir. Ve perde, çoğu zaman insanın kendi nefsidir.
Yorum bırakın