Toplumların hafızası, kolektif kimliğin ve geleceğe dair politik tahayyülün en önemli bileşenlerinden biridir. Ancak Türkiye özelinde bu hafıza, çoğu zaman “balık hafızası” benzetmesiyle açıklanabilecek kadar kısa ömürlü ve kırılgandır. Her yeni olay, bir öncekini gölgede bırakmakta, kamuoyu gündemi olaylardan ziyade olayların yarattığı sansasyonlarla belirlenmektedir. Bu durum, toplumsal belleğin sürekliliğini ve hesap verilebilirliğe dayalı bir kamusal alanın gelişmesini engellemektedir.
Gündem Değiştirme Stratejisi: Unutturmanın Politikası
Politik literatürde “gündem mühendisliği” olarak da adlandırılan bu süreç, belirli kriz anlarında gündemin dikkatlice yeniden inşasını içerir. Özellikle medya aracılığıyla toplumsal dikkatin başka yöne çekilmesi, politik sorumluluğun hesap vermeye değil, unut(tur)maya dayanmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de sıklıkla karşılaşılan olayların hızla gündemden düşmesi, yalnızca halkın hafızasıyla değil, aynı zamanda iktidarın bilinçli olarak yönlendirdiği bir gündem stratejisiyle de ilişkilidir.
Yapısal Sorunların Sürekliliği ve Normalleşmesi
Deprem gerçeği, sokak hayvanları problemi, eğitim sistemindeki istikrarsızlık ve ekonomik kırılganlıklar gibi sorunlar yalnızca teknik ya da idari zafiyetlerle açıklanamaz. Bu meseleler, aynı zamanda devletin kurumsal reflekslerinin zayıflığına, kamu yararının ikinci plana atılmasına ve kısa vadeli politik çıkarların öncelenmesine işaret eder. Örneğin, deprem gibi doğal afetler, afet yönetiminin liyakat, planlama ve şeffaflık gibi unsurlar çerçevesinde ele alınmadığında büyük insani krizlere dönüşmektedir. Ancak bu tür travmaların bile birkaç haftalık medya ilgisinden sonra unutulması, toplumsal duyarlılığın sistematik olarak törpülendiğini gösterir.
Sosyal Çürüme ve Kurumsal Güvensizlik
Adaletin gecikmesi ya da yerine hiç ulaşamaması, bireyin kurumlara olan güvenini sarsmakta, bu da toplumsal yapının zedelenmesine yol açmaktadır. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” kavramı çerçevesinde ele alırsak; günümüz toplumları artık sabit normlar ya da değerler etrafında şekillenmemekte, bunun yerine sürekli değişen, kırılgan ve geçici ilişkiler ağına dönüşmektedir. Türkiye bağlamında bu akışkanlık, yalnızca kültürel değil aynı zamanda kurumsal bir çözümsüzlük üretmektedir. Adaletin kişiye göre şekillenmesi, liyakatin yerine sadakatin geçmesi, çürümenin sistematik bir hâle geldiğinin göstergesidir.
Çaresizlik Hâli: Sorunların Kronikleşmesi
Bu yapısal sorunlar, sadece yönetsel değil, aynı zamanda sosyopsikolojik bir kırılma üretmektedir. Sürekli değişen ancak bir türlü çözülemeyen gündemler içinde birey, giderek daha fazla yabancılaşmakta, çaresizlik hissi güçlenmektedir. Ekonomik kriz, genç işsizliği, sosyal yardımlara bağımlı hâle gelen geniş halk kitleleri, bu hissiyatı daha da derinleştirmektedir. Bu durum yalnızca mevcut sorunların büyümesine değil, aynı zamanda yeni sorunların doğmasına da zemin hazırlar.
Hatırlamak Direnmektir
Türkiye’nin yapısal ve kronikleşmiş sorunları, salt teknik çözümlerle değil, toplumsal hafızanın yeniden inşasıyla, etik değerlerin kamusal alanda yeniden tahkim edilmesiyle çözülebilir. Hatırlamak, yalnızca geçmişi yeniden üretmek değil; aynı zamanda geleceğe dair politik bir irade ortaya koymaktır. Unutmamak ve unutturmamak, bir toplumun en güçlü direniş biçimlerinden biridir. Bu nedenle çözüm; gündemin peşinden sürüklenmekte değil, gündemi belirleyecek ortak bir bilinç ve kamusal sorumluluk duygusunda yatmaktadır.
Yorum bırakın