BİR NEFES YAŞAMAK

İnsan, doğduğu anda başlar anlam aramaya. Bu arayış, kimi zaman bir sabah güneşi gibi aydınlatır içini, kimi zamansa Azrail’in gölgesinde serinleyen bir huzursuzluğa dönüşür. Yaşamak, salt var olmak değildir; yaşamak, bir anlamın peşinden gitmektir, bazen sadece günü yaşamak için bile olsa.

Hayat, siyah ile beyaz arasındaki gri tonlarda gizlidir. Doğru ve yanlış çoğu zaman iç içe geçmiştir; birinin iyilik zannettiği, diğerine göre kötülüğün ta kendisidir. İyi insan olma çabası, hayatın en ağır sınavlarından biridir. Çünkü iyi olmak, yalnızca başkasına değil, kendine de merhametli olmayı gerektirir. Kötü insan genellikle başkalarının hayatını değil, kendi ruhunu harap eder farkında olmadan.

Geçen günler, rüzgârla savrulmuş yapraklar gibi birikmiştir içimizde. Hafızamız, yaşadıklarımızın yankısıyla doludur; ne zaman bir durup dinlesek, geçmişte yankılanan sesleri duyarız. Ve her hatırlayış, aslında bize yaşamın ne kadar kısa ve ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlatır. Çünkü insan bir nefeslik varlıktır; her soluk, hem bir mucize hem de sonu yaklaşan bir zaman parçasıdır.

Kimi zaman kendimize, “Neden buradayım?” diye sorarız. Varoluşun ağırlığı, omuzlarımıza çöker gecenin en sessiz saatlerinde. Sebep-sonuç zincirinde bir halkayız belki; ama çoğu zaman, zincirin kendisinin farkında bile değiliz. Her seçim, ardında sayısız olasılığı eleyerek bir kader inşa eder. Kimi, kaderi boyun eğilecek bir yazgı olarak görür; kimi, onu kendi elleriyle yazılacak bir hikâye gibi kabul eder.

İşte tam bu noktada ölüm, hayatın karşısına dikilir; yalnızca bir son değil, aynı zamanda yaşamın anlam kazandığı eşiği temsil eder. Ölüm korkusu, aslında yaşamı tam anlamıyla yaşayamamış olmanın korkusudur. Çünkü bir gün ölecek olduğunu bilen bir varlık, günü yaşarken tereddüt eder. Oysa hayat, tereddüt edilecek kadar uzun değildir.

Azrail’in adını anmak bile çoğu zaman bir ürperti yaratır içimizde. Ancak o, karanlık bir figürden çok bir eşiktir; madalyonun öteki yüzüdür. Onun hatırlattığı şey, asla ölüm değil, hayatın değeridir. Eğer bu dünyada geçirdiğimiz her anın farkında olabilirsek, onun varlığı korkutucu olmaktan çıkıp öğretici bir sembole dönüşür.

Her insan, ardında bir iz bırakır. Kimisi bir tebessümle anılır, kimisi sessizce unutulur. Ama sonunda bizi biz yapan, kaç yıl yaşadığımız değil; nasıl yaşadığımızdır. Doğumdan ölüme uzanan bu kısa yolculukta, gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı belirleyen şey, ne kadar çok nefes aldığımız değil, o nefeslerle neye dönüştüğümüzdür.

Ve bir gün, yolun sonunda, sessizce çekip giderken arkamızdan fısıldanacak bir cümle kalır: “O, yaşamanın hakkını verdi.”

Yorum bırakın