İnsan görmek ister. Ama çoğu zaman yalnızca görmek istediğini görür. İşine geleni duyar, konfor alanına sığanı kabul eder. Geri kalan her şey ya yok sayılır ya da düşman ilan edilir. Oysa hakikat, konforla beslenmeyen, çoğunlukla rahatsız edici, acıtan ve huzursuzluk veren bir şeydir. İşte bu yüzden insanlar, gerçeğe karşı kördür.
Toplum, çoğu zaman bir aynadan ziyade bir perde işlevi görür. Bireyler, kendi yansımalarını değil, kendilerine sunulan gölgeleri izlerler. Tıpkı Platon’un mağarasındaki insanlar gibi, zincire vurulmuş zihinler karanlık duvarlara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. Gözlerinin önüne konulanı izlerler; sorgulamadan, anlamadan, şüphe etmeden.
Bu körlük yalnızca bireysel değil, sistematiktir. Eğitimden medyaya, politikadan dine kadar tüm yapılar bireyi belirli kalıplara sıkıştırmakla meşguldür. Doğruyu aramak yerine “doğruya benzer” olanın rahatlığına sığınmak, en büyük kaçıştır. Çünkü hakikatle yüzleşmek, bir hesaplaşmayı, bir çöküşü, bir yeniden doğuşu gerektirir.
Ve insan en çok buna direnir: kendisiyle yüzleşmeye.
Toplumlar, kolektif rızayla şekillendirdikleri bu körlüğü “norm” adı altında meşrulaştırır. Farklı düşünen sapkın ilan edilir, sorular soran tehdit görülür, uyanmak isteyen susturulur. Çünkü uyanan bir birey, sürünün konforunu bozar. Ve sürü, konforunu korumak için her zaman uyananı kurban eder.
Zihinler, çoğu zaman bir hapishanedir. Ama bu hapishane demirden değil; inançlardan, önyargılardan, geleneklerden, korkulardan örülmüştür. İnsanlar bu parmaklıkları elleriyle tutup özgür olduklarını zannederler. Oysa özgürlük, zincirlerin olmaması değil; zincirlerin farkında olmaktır.
Sorgulamak, körlüğe meydan okumaktır. Görmek istemediğini de görmeye cesaret etmektir. Ve belki de en devrimci eylem budur: hakikate gözünü açmak.
Yorum bırakın