Çöküşün İçinde Salınan Hayat

Doğduğumuz an başlıyor tükeniş. Ve biz buna hayat diyoruz.

Aslında kimse yaşamıyor burada, herkes sadece rol yapıyor.

Kendi bedeninde bile misafir gibi yaşayan insanların şehrindeyiz.

Ne söylediğimiz kelimeler bize ait, ne de suskunluklarımız.

Her şey ödünç. Her şey yalan.

İnsanlarla dolu bu dünya, insanın kendine en uzak olduğu yer.

Herkes birbirine benzeyip duruyor, ama kimse kendine benzemiyor.

Kopyaların arasında kaybolmuş orijinalleriz.

Gülümsemeler sahte, sözler ezber, duygular reklam gibi.

Ve ben… Ben kendi suretime bile yabancıyım.

Kitaplara sığındım çünkü insanlar susturuyordu beni.

Sayfalarda nefes aldım, çünkü gerçek hayatta nefes boğazımı yakıyordu.

Ama hiçbir cümle de o derin boşluğu dolduramadı.

İçimde bir hiçlik büyüdü, yerleşti, kök saldı.

Ne anlattım, ne anladım. Sustum.

Çünkü bazı sessizlikler çığlıktan daha çok kanatıyor.

Zaman sadece bir ceza biçimi burada.

Geçmiyor, uzuyor. İçimizi çürütmek için var.

Saatler işkence, günler mezar taşı.

Kaçtım sandım. Ama aslında sürüklendim.

Kaçış yok. Nereye gidersen git, kendini yanında taşıyorsun.

Ve en büyük mahkumiyet, insanın kendisidir.

Sistem dediğimiz şey, çürümüş cesetlerin üzerine kurulmuş.

Yeni şehirler, eski mezarların üstünde yükseliyor.

Tarihin her satırı kanla yazılmış.

Ve biz buna “medeniyet” diyoruz, gururla.

İnsan, yıkımın ta kendisi.

Yaşamaya çalışırken öldüren, severken zehirleyen tek tür.

Hayatlarımız, başka hayatların üzerine inşa edilmiş lanetler.

Ve biz bunu kutsuyoruz, törenlerle, şarkılarla, alkışlarla.

Kendi yok oluşumuzu kutluyoruz, gözümüzü bile kırpmadan.

İçimde hâlâ bir salıncak var.

Ama bu artık çocukluk hatırası değil.

Bu bir işkence aleti.

Boşluğun ortasında bir ileri bir geri sallanıyorum.

Ne durabiliyorum, ne düşebiliyorum.

Sadece çürüyorum.

Ve her salınımda biraz daha yok oluyorum.

Zaman akıyor.

Hayat çürüyor.

İnsan ölüyor.

Ve ben…

Ben zaten hiç olmamış gibi siliniyorum.

Yorum bırakın