“Ben niçin varım yeryüzünde?”
Bu soruyu yalnızca bir filozof değil, acı çeken bir insan da sorar; boşlukta sallanan bir genç, çok şeye sahip olup hiçbir şeye doyamayan bir yetişkin ya da bir sabah aynaya bakan yorgun bir yüz… İnsan, ne kadar dış dünyaya bağlanırsa bağlansın, bir gün içinden bir ses gelir ve ona bu soruyu usulca fısıldar.
Ama bugün, bu soru ya bastırılıyor ya da unutuluyor. Çünkü “o kadar çok madde ile iç içe olduk ki mana alanımız daraldı.” Artık eşyaların, unvanların, dijital hesapların arasında sıkışmış bir zihinle yaşıyoruz. Ruhun yankısı, beton duvarlara çarpıp geri dönüyor; içimizde bir sessizlik değil, boğuk bir uğultu var.
Modern insan, artık yalnızca yaşamıyor; hayatta kalıyor. En temelde yiyecek, içecek, korunacak ve barınacak… Ve ne yazık ki, çoğu bu ilk basamakta takılıp kalıyor. Oysa insan, yalnızca bir organizma değildir. O, aynı zamanda sevilecek, sevecek, inanacak ve ait olacak bir yer arayan bir ruhtur.
Ait olmak… Bu, sadece bir eve değil, bir düşünceye, bir kalbe, bir anlamın içine sığınma ihtiyacıdır. Ve ardından gelir: Kendini gerçekleştirme arzusu. Tıpkı Maslow’un tepesindeki o zirve gibi: Kendi olabilme cesareti. Lakin o zirveye çıkanların sayısı çok az. Çünkü o yol, dışarıya değil, içeriye doğru gider.
Bugünün insanı her şeyi dışarıda ararken, içeride bir boşluk büyüyor. Ve bu boşluk, doldurulamadıkça insan ruhu çatlamaya başlıyor. Bu yüzden diyoruz ki: Ruhsal isteklerimiz, beklentilerimiz açıkta kaldı. Görünmeyen ama hissedilen bir eksiklik bu; teknolojiyle örtülemeyen, alışverişle bastırılamayan, kalabalıklarla susturulamayan bir eksiklik.
Peki ne yapmalı?
İnsan, kendini bilme yolculuğuna çıkmalı. Bu yolculuk, dış dünyada değil; iç dünyanın dar, karanlık ama hakiki patikalarında yapılır. Kişi, ruh değerleriyle aşina olmak; onlarla iç içe olmak zorundadır. Ancak o zaman insan, kendi aynasında yüzleşebilir.
Kendini yeterince bilmeyen insan, ne yaşadığını anlar ne de neden acı çektiğini. Mutluluk, kendilik bilgisiyle başlar. Ruhsal denge, bu farkındalıkla kurulur. Kendine yabancı olan insan, dünyaya da yabancı olur.
Anlamı yitirdik çünkü fazlasıyla dışarıya tutunduk. İçeriyle bağımızı kopardıkça; ruhumuz, anlamın kıyısında yalnız kaldı. Belki de yeniden sormalıyız kendimize:
“Ben bu yeryüzünde neden varım?”
Bu kez cevabı dışarıda değil, içeride aramak şartıyla…
Yorum bırakın