İnsanlık tarihi boyunca tek bir soru yankılandı durmaksızın:
“Tanrı, neredesin?”
Zaman değişti, medeniyetler yıkıldı, peygamberler gönderildi, kitaplar yazıldı.
Ama bu soru kaldı.
Sonsuzluğa atılmış bir çığlık gibi:
Sessizliğe karşı yöneltilmiş bir haykırış.
Din, bu sessizliği anlamlandırmak için inşa edilmiş bir yapıdır belki de.
Tanrı’nın suskunluğunu, insanın sesine dönüştürmeye çalışan bir çaba.
Ayetten, duadan, kurbandan ve secdeden örülmüş bir köprü.
Ama her köprü geçit vermez.
Bazen, o dualar boşluğa savrulur.
Secdeye varan alınlar, yalnız toprağa değer.
Peki, Tanrı gerçekten orada mı?
Yoksa biz mi onu orada var etmeye ihtiyaç duyduk?
İnanç dediğimiz şey, çoğu zaman bir teslimiyet değil, bir çırpınıştır.
Boğulmak üzere olanın, havaya el uzatması gibi.
Bir bilinmeze tutunma ihtiyacı.
Çünkü belirsizlik, insanı çıldırtır.
Ve dinler, bu belirsizliğe çizilmiş kutsal haritalardır.
Ama harita yolun kendisi değildir.
Haritayı taşımakla varılmaz bir yere; yürümek gerekir.
Tanrı’nın neden suskun olduğunu sorduğumda,
cevap genellikle şu olur:
“İmtihan dünyası.”
Ama bu cevap, çoğu zaman bir örtüdür.
Çünkü bazı sessizlikler vardır ki, sadece sınavla açıklanamaz.
Bazı acılar vardır ki, tek başına anlamını aşar.
Ve bazı sorular vardır ki, cevapsız bırakılmakla daha derinleşir.
İnanmak istiyorum.
Ama inanmak, sadece kabul etmek değildir.
İnanmak, sorgularken ayakta kalabilmektir.
Tanrı’nın varlığını hissetmek değil sadece; yokluğunda da O’nu aramaktır.
Ve belki de en büyük inanç, Tanrı’nın suskunluğuna rağmen konuşmaya devam etmektir.
Çünkü ya Tanrı oradadır ve biz anlamıyoruzdur…
Ya da orada hiçbir şey yoktur.
Ve o zaman, biz Tanrı’yı kendi boşluğumuza isim vermek için yarattık demektir.
Belki Tanrı, gökte değil;
korkularımızın, sorularımızın, yalnızlıklarımızın derinliklerinde saklıdır.
Belki inanç, cevap değil;
soruya sadakattir.
Dinler, bizi Tanrı’ya götürecek yollar olarak doğdu.
Ama o yolların bazısı tapınaklara, bazısı savaşlara, bazısı sadece suskunluğa çıktı.
Şimdi biz, bu yolların ortasında durmuş,
kendi iç sesimizi Tanrı’nın sesi sanıyoruz belki de.
Ve en sonunda şu kalıyor:
Belki Tanrı hep vardı. Ama belki biz hiç duymadık.
Belki biz hep aradık. Ama o hiç yoktu.
Ya da…
Belki Tanrı, bizi değil; biz Tanrı’yı arıyoruz.
Belki o suskun değil de biz çok gürültülüyüz !!
Yorum bırakın