Sessizlik Psikolojisi ve Kollektif Çaresizlik – Günümüz Türkiye’sinde İktidarın Görünmeyen Mekanizmaları

Ortaçağ’da bir ülke hayal edin… Sarayda lüks, dışarıda yoksulluk… Fakat asıl trajedi, halkın bu eşitsizliğe karşı birleşememesi. Bu kurgu değil; bugünün Türkiye’sinde yaşanan sessizliğin tarihsel ve psikolojik izdüşümüdür. Gittikçe derinleşen ekonomik krizler, yolsuzluk dosyaları, adaletsiz yargı kararları ve eşitsiz yaşam koşulları ortadayken, toplumun büyük çoğunluğu neden susuyor?

Cevap, sadece siyasi baskılarda değil, halkın zihnine kazınmış kolektif bir öğrenilmiş çaresizlikte yatıyor. Psikolog Martin Seligman’ın tanımladığı gibi, insanlar uzun süre adaletsizlikle karşılaştıklarında çabanın sonuç getirmeyeceğine inanır. Bu bireysel inanç zamanla toplumsal bir yazgıya dönüşür. Türkiye’de artık “Ne değişecek ki?”, “Konuşsan ne olacak?”, “Zaten duyan yok” gibi cümleler halk arasında normalleşmiştir. Bu, halkın sadece korktuğunu değil, umut etmeyi unuttuğunu da gösterir.

Ancak sessizlik yalnızca psikolojik bir refleks değil; aynı zamanda sistematik olarak inşa edilen bir stratejidir. Böl-parçala-yönet politikaları Türkiye’de fazlasıyla işlemektedir. İktidar, toplumu kimlikler üzerinden ayrıştırarak muhalefetin birleşmesini engeller. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-dindar, yerli-sığınmacı gibi fay hatları sürekli kaşınır. Bu, Michel Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde örgütlenmesi” dediği şeydir: Halk kendi arasında çatışırken, iktidar görünmezleşir.

Güven de bu süreçte erozyona uğrar. Türkiye’de insanlar sadece devlete değil, birbirlerine de güvenmez hale gelir. Zygmunt Bauman’ın tanımıyla, ilişkisel bağların çözüldüğü “sıvı toplum”a dönüşürüz. Aynı binada yaşayan insanlar birbirini tanımaz, sosyal medya mahalleye, ekranlar sokağa dönüşür. Toplumun sinir uçları felç olur. Böyle bir ortamda dayanışma değil, içe kapanma ve yalnızlık çoğalır.

Ve en tehlikelisi: sessizlik rıza üretir. Türkiye’de artık sadece susturulmuş bir halk yok; sustuğu için kendine öfkelenen ama bu öfkeyi yönlendirecek kanalları olmayan milyonlar var. Bu öfke içe döner, depresyona, apatiye, bazen de birbirine düşmanlığa evrilir. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, hakikatin kaybolduğu bir toplumda insanlar sadece gerçekliği değil, kendi özneliklerini de kaybeder. O noktada artık sadece yoksulluk değil, anlamsızlık hissi de toplumu sarar.

Ancak bu sessizlik mutlak değildir. Bugünün Türkiye’sinde hâlâ dayanışma örnekleri filizleniyor: Kadın hareketleri, işçi grevleri, çevre direnişleri ve üniversite dayanışmaları… Bu kıvılcımlar, kolektif çaresizliğin çözülebileceğini gösteriyor. Sessizlikten çıkış, örgütlenme kapasitesini yeniden inşa etmekle mümkün. Bunun için hem psikolojik iyileşmeye, hem siyasal bilinçlenmeye hem de toplumsal güvenin onarılmasına ihtiyaç var.

Peki Türkiye’de Sessizliği Yenmek Mümkün mü?

Sessizlik bir tepki değil, bir projedir. Ve bu proje, Türkiye’de yıllardır katman katman inşa edilmiştir: medya tekelleşmesiyle, eğitim sisteminin çökmesiyle, yargının güven kaybıyla, toplumsal kutuplaşmayla. Fakat tarih boyunca her sessizlik döneminin ardından bir uyanış gelir. Bu uyanış, önce korkularla yüzleşerek, sonra birlik içinde yeniden umut kurarak başlar.

Türkiye, yalnızca konuşmaya değil; birbirini yeniden duymaya muhtaç.

Yorum bırakın