Giriş
Bir ülkeyi yönetmenin en zor yanı, halkını ikna etmek değil, halkını sürekli olarak meşgul etmektir. Türkiye’de yıllardır tam da bu yapılıyor: İnsanlar derin ekonomik sorunlarla, adaletsizliklerle, kurumların çürümesiyle karşı karşıya kalıyor; fakat gündem sürekli kimlik çatışmaları, tarih kavgaları, dış güçler ve sembolik krizlerle dolduruluyor. Bu durum, tıpkı bir hastanın ağrılarını geçici bir morfinle bastırmasına benziyor: Ağrı unutuluyor ama hastalık derinleşiyor.
1. Ekonominin Sessiz Çığlığı
Türkiye bugün tarihinin en yüksek enflasyon oranlarını yaşıyor. Alım gücü zayıflıyor, asgari ücret açlık sınırına yaklaşırken orta sınıf neredeyse yok oluyor. Ancak bu tablo karşısında toplumun kitlesel bir itirazı yok. Çünkü gündem sürekli başka yerlere kaydırılıyor:
Bir gün Ayasofya tartışması, Ertesi gün “yerli otomobilin gururu”, Başka bir gün ise “dış güçlerin saldırısı”.
Ekonominin yakıcı gerçekliği, kimlik siyasetiyle üzeri örtülen bir yara gibi kalıyor. Halk, geleceğini sorgulamak yerine, sembolik zaferlerle avutuluyor.
2. Demokrasi ve Hukukun Erozyonu
Türkiye’de demokratik kurumlar giderek işlevsizleşiyor. Yargının bağımsızlığı, medyanın özgürlüğü, akademinin eleştirel sesi neredeyse yok denecek kadar zayıfladı. Ancak toplumun büyük bir kesimi, bunu dert edinmek yerine kendi kimliksel aidiyetinin iktidarda olmasına odaklanıyor.
Dindar için “bizden bir iktidar var” rahatlığı, Milliyetçi için “devlet bekası korunuyor” duygusu, hukuksuzluğu görmezden gelmenin en kolay yolu oluyor.
Halk böylece kendi eliyle kendi uykusunu derinleştiriyor.
3. Kürt Meselesi: Çözümsüzlüğün Kullanımı
Türkiye’nin en uzun süreli fay hattı olan Kürt meselesi, çözülmek yerine sürekli siyasetin malzemesi olarak kullanılıyor.
Milliyetçi kesim “terörle mücadele” söylemiyle konsolide ediliyor. Muhafazakâr Kürtler ise “ümmet kardeşliği” retoriğiyle sisteme bağlanıyor.
Ama gerçekte ne barış geliyor ne de kalıcı çözüm. Çözümsüzlük, siyasetin en kullanışlı aracı haline geliyor. Halkın dikkati, çözüm arayışından ziyade birbirine yöneltiliyor.
4. Uyutulan Toplum
Türkiye’de siyaset, adeta bir “uyutma sanatı”na dönüşmüş durumda. Din ve milliyetçilik, olması gereken yüksek değerler olmaktan çıkıp birer uyuşturucuya dönüştürülüyor. İnsanlar kimliklerinin temsil edildiğini gördükçe huzur buluyor, ama cebindeki ekmeğin küçülmesine, çocuklarının işsiz kalmasına, özgürlüklerinin daralmasına ses çıkarmıyor.
Bu, modern zamanların en derin paradoksudur:
Halk, kendi kimliği üzerinden güçlendiğini zannederken, aslında giderek güçsüzleşiyor. Kimlikler ayakta tutulurken, kurumlar çöküyor. Gurur korunurken, gelecek kayboluyor.
Sonuç: Uykudan Uyanmak
Türkiye bugün bir yol ayrımında. Ya bu kimlik uyuşukluğuna kapılıp sorunların üzerini örtmeye devam edecek, ya da ekonomik ve demokratik gerçeklerle yüzleşecek. Uyutulmuş bir toplum, uzun vadede kendi iradesini kaybeder. Uykudan uyanmak ise sancılıdır, ama ancak o sancıdan sonra yeni bir başlangıç mümkündür.
Yorum bırakın