Adına karar vermek, gerçeği görmenin ilk adımıdır. Türümüz, davranış bilançosuna bakınca “Homo Deus” değil; daha dürüst bir adla “Homo Demonus.” “Demonus” burada metafizik bir canavar değil; niyetle sonuç arasındaki uçurumu, güçle sorumluluk arasındaki kopuşu anlatan bir saptama. Modern çağın hızlandırıcıları—fosil enerji, atom, silikon—bizi tanrısal kudrete değil, şeytansı bir beceriksizliğe yaklaştırdı: her düğmeye daha hızlı basan ama neye dönüştüğünü daha az düşünen bir canlı.
İnsanlığın esas kırılması “hayvanî tevazu”yu yitirmemizdir. Bu, doğadaki yerini bilmekten gelen yalın denge duygusudur. Ateşi ehlileştirip tekerleği döndürdüğümüz andan nükleer ayrışmaya, gen düzenlemeye ve yapay zekâya uzanan çizgi; teknik olarak bir yükseliş, etik olarak bir daralmadır. 1971’de 3,7 milyar olan nüfus bugün yaklaşık 8 milyara dayandı; aynı sürede tüketim kişi başına katlandı, yani gezegenin sırtına binen ağırlık sadece “kaç kişi” olduğumuzla değil, “nasıl yaşadığımızla” da büyüdü. Bu matematik, romantik itirazları değil; taşıma kapasitesini ve geri dönüşsüz eşikleri konuşur.
Homo Demonus’un çalışma prensibi basit: büyümeyi amaç, gezegeni araç yap. Beton ve çelikle toprağı kapat, toprağı kapadıkça gıdayı endüstrileştir, endüstrileştirdikçe petrol ve maden iştahını büyüt, o iştahı doyurmak için ormanları ve akarsuları sömür, sonra da su baskınlarına, yangınlara, kuraklığa “doğal afet” de. Afet doğal değildir; siyasi, ekonomik ve kültüreldir. Aynı zincir zoonotik salgınları da üretir: yaşam alanını daralttığın yarasayı, pangolini ve birçok türü köşeye sıkıştırırsın; virüs atlar, dünya dolaşır, sonra “kader” denir. Kader değil; karar.
Kendimizi “kâinatın efendisi” sanmak, pratikte bizi kendi kolonimize dönüşen bir tümöre çevirdi. Tümör, bedeni tek ve bütün görmez; yalnızca kendi hücresel çoğalmasına tapar. Türümüzün şehir-yığınları, enerji ve maddeyi oburca yutarken artıkları atmosfere, okyanusa ve toprağa salıyor. İklim krizi, biyoçeşitlilik çöküşü, okyanus asitlenmesi, nükleer tedarik zincirleri ve veri merkezleriyle büyüyen enerji şebekesi—bunlar ayrı dosyalar değil, tek bir patoloji: kontrol saplantısı.
Homo Demonus dört dopingle çalışır:
1. Hız dopingi: Daha hızlı üretim-tüketim çevrimleri; düşünme aralığını yok eder.
2. Güç dopingi: Silah, nükleer, finansal kaldıraç; sonuçları toplumlara yayar, faydasını özelleştirir.
3. Anlam dopingi: Büyümeyi “kader”, “medeniyet”, “vizyon” diye kutsar; etik denetimi devreden çıkarır.
4. Unutma dopingi: Harcanan türleri, ırmakları, dilleri hafızadan siler; “yokmuş gibi” devam eder.
“İnşaat ya Resulullah” nidasıyla betona secde eden çağ, aslında korkusunu döküyor: geçiciliğe tahammülümüz yok. O yüzden doğayı ‘evcilleştirip’ mülke çeviriyoruz; sonra seller, toz fırtınaları, mikroplastikler ve ısı kubbeleri altında şaşırıyoruz. Şaşırma lüksümüz yok. Nâzım’ın yıllar önce söylediği gibi, kabahat müşterektir; ama anonimlik sorumluluğu azaltmaz. Bu çağda masumiyet, ancak eylemle mümkündür.
Peki bu karanlık teşhis, kader midir? Hayır. “Demonus”tan “Custos”a—koruyucu insana—dönmek mümkün; ama duygusal teselliyle değil, dişli kararlarla. Şu üç eksen olmadan hiçbir dönüşüm, süslü bir niyetten öteye geçmez:
1) Sınır etiği. Ekonominin doğa içindeki alt-sistem olduğu gerçeğini hukukla sabitlemek: karbon, madde ve arazi kullanımı için bağlayıcı tavanlar; biyoçeşitlilik için net kazanım zorunluluğu; doğa haklarının anayasal güvenceye alınması. Sınır koymak yasaklamak değil; yaşamı koruyacak koridorlar açmaktır.
2) Tersine büyüme alanları. İnşaat moratoryumu (özellikle verimli topraklar ve kıyı ekosistemlerinde), planlı “söküm ve iade” ekonomisi (üretme yerine sök-yenile-paylaş), fosil sübvansiyonlarının sıfırlanması ve enerji talebi azaltımı. Verimlilik, talep artışıyla yenilir; talebi kesmezsen teknoloji yalnızca daha çok tüketmenin kılıfı olur.
3) Yakın risklerin söndürülmesi. Nükleer silahsızlanma takvimiyle iklim takvimini aynı masada birleştirmek; zoonoz riskini düşürmek için küresel habitat ağlarını yeniden bağlamak; vahşi yaşam pazarlarını kapatmak; tarımsal monokültürü kırıp toprağı karbon yutağına çevirmek. Salgınları “sağlık” değil, “arazi siyaseti” çözer.
Bireyin payı küçük sanılır, oysa kültürü değiştiren kritik kütle böyle oluşur. Kendi hayatının üç ana kolunu—enerji, gıda, mekân—bir alt çizgiye çektiğinde, yalnızca emisyon azaltmazsın; değer hiyerarşini yeniden kurarsın. Bu, konforu reddetmek değil; lüksü tanımlamayı değiştirmektir: düşük enerjili bir estetik, onarıcı bir ekonomi ve yavaş bir şehir. En hızlı kazanım, yapmamakla gelir: yapılmayan yol, dökülmeyen beton, üretilmeyen çöp hemen sıfır emisyon demektir.
Homo Demonus’tan çıkış, büyük bir “uyanış”tan çok, küçük ama ısrarlı bir “soğuma”dır. Hızdan, gösteriden, şişkin büyümeden soğumak. Gücün hoş sarhoşluğundan ayılmak. Bilimin sunduğu araçları—ölçüm, doğrulama, deney—nihayet ahlakla evlendirmek. “Hayvanî tevazu”yu geri kazanmak da budur: bu dünyada misafir olduğumuzu, ev sahibi olmadığımızı hatırlamak.
Yaşam ya gezegenle barışmanın bilgisidir ya da kendi sonunu hızlandırmanın. Türümüzün zekâsı, ölmek için fazla parlak; ama kibri, hayatta kalmak için fazla ağır. Ağırlığı atmak bizim elimizde. Kırılma noktasındayız: ya “Homo Custos”a evrileceğiz ya da “Homo Demonus” adını haklı çıkararak kendi kazdığımız kuyuya, hep birlikte düşeceğiz.
Yorum bırakın