Şekeri Bırakmamak / Kapitalizmin İlahi Oyunu

Leo Huberman’ın 1936 tarihli eseri Man’s Worldly Goods, kapitalizmin uzun tarihini anlatırken bir Hint hikâyesine başvurur. Doğu Hindistanlıların maymun yakalama yöntemi: Hindistan cevizi oyulur, içine birkaç parça şeker konur. Maymun elini sokar, şekeri kavrar, fakat yumruğu artık çıkmaz. Kurtulmak için tek yapması gereken basittir — şekeri bırakmak. Ama bırakmaz. O avuçta tuttuğu şey, sadece şeker değil; arzunun, mülkiyetin, sahip olmanın tatlı zehridir.

İnsanlık o maymundur. Modern toplumun eli kapitalizmin içine sıkışmıştır; içinde “kâr” vardır, “rant” vardır, “iktidar” vardır. O şekerin tadı, köleliğin şeklidir. Huberman bu hikâyeyi 1930’ların kriziyle ilişkilendirir: kapitalizm, çöküşe yaklaşınca faşizme sığınmıştır. Sermaye, kârı korumak için totaliterliğe göz kırpmıştır. Ve tarih, o noktadan beri aynı döngüyü tekrarlar: kriz gelir, kâr tehdit altına girer, “şeker” tehlikededir. Sermaye, özgürlükten önce şekeri seçer.

Bugün aynı refleks, yalnız biçim değiştirmiştir. Faşizmin çizmesi yerini medya manipülasyonuna, dinî meşruiyete ve piyasa fetişizmine bırakmıştır. Kapitalizmin kutsal metni artık piyasa yasalarıdır; Tanrı’nın yerini kâr marjı almıştır. Pandemi günlerinde bile “çarklar dönmeli” diyenler, aslında ibadetlerini sürdürüyordu — Mammon’a, yani servet tanrısına.

Amerika’da Trump, ölüm sayılarını görmezden gelip ekonomiyi açma telaşındaydı. Türkiye’de yöneticiler, halktan IBAN’la bağış isterken aynı bütçeyle Kanal İstanbul için fon ayırıyordu. Çünkü şeker ordadır, ellerindedir. O şekeri bırakmak, güçten, ranttan, yandaş ağından vazgeçmek demektir. Ve hiçbir iktidar, kutsal kârına dokunacak bir etik vicdana sahip değildir.

Bu yüzden pandemi yalnızca bir sağlık krizi değil, ahlaki bir teşhirdi. Bir toplumun önceliği kâr mı, yaşam mı? Kapitalist sistem, cevabı çoktan vermişti: yaşasın ekonomi, ölsün insanlar. Muğla’nın ormanları, Salda’nın gölü, derelerin suları, hepsi aynı cevabın parçasıydı. Doğa bile artık bir “şeker” olarak görüldü; betonlaşmanın, ihale yağmasının, yandaş zenginleşmesinin hammaddesi hâline geldi.

Bugün Türkiye’nin politik tablosuna baktığımızda, Huberman’ın metaforu ürkütücü bir biçimde yeniden karşımızda duruyor. Devlet aygıtı, piyasayla ittifak içinde kendi halkına karşı konumlanmış durumda. Dini söylemle meşrulaştırılan bir ekonomik sömürü düzeni; ihale, inşaat ve propaganda üçgeninde dönen bir iktidar teolojisi. Ellerindeki şeker, halkın geleceğinden koparılan son kırıntılar.

Kapitalizmin bu coğrafyadaki versiyonu, Batı’nın rasyonel burjuvazisinden çok daha sinsi: Çünkü burada kutsal kitap piyasa, imamı da medyadır. Yandaş medya ekranlarında şekeri “milli proje” olarak anlatırlar. Yoksulluk, “sabırla sınanmak”tır; lüks, “Allah’ın lütfu.” Böylece halk, kendi cebinden finanse ettiği zulme rıza göstermeye ikna edilir.

Ancak tarih, avuçtaki şekerin sonsuza dek tutulamayacağını da öğretir. Her kriz, bir bırakma eşiğidir. Kapitalizmin kendi iç çelişkisi budur: ne kadar çok şeker tutarsa, eli o kadar sıkışır. Ne kadar büyürse, o kadar kırılgandır. Bu yüzden bugünün siyasetinde gerçek devrim, soyut ideolojilerden değil, vazgeçebilme cesaretinden doğar.

Şekeri bırakmak, sadece bir ekonomik tercih değil; bir politik eylemdir. Ranttan, çıkar ilişkilerinden, kör itaatten vazgeçmektir. Çünkü insanın elini kurtarmasının tek yolu budur: o şekeri, yani kârı, gücü, hırsı bırakmak. Aksi hâlde, o hindistan cevizinin içindeyiz hâlâ — sıkışmış, kımıldayamayan, kendi açgözlülüğünün mahkûmu olmuş bir insanlık hâlinde.

Kapitalist sistemin tüm iktidarları, maymunun o çaresiz hâlinin karikatürüdür. Ve tarih, sonunda şunu soracaktır:

Kim gerçekten zekiydi — şekeri elinden bırakabilen mi, yoksa tatlıya ölürcesine tutunan mı?

Yorum bırakın