Türkiye’de son yıllarda dine olan ilginin belirgin biçimde azalmasına rağmen yapılan son anketlerde toplumun hâlâ %90’dan fazlası kendini Müslüman olarak tanımlıyor. Yeni jenerasyon dinden uzaklaşıyor, gençler inancı daha çok sorguluyor, hatta bazıları inançtan kaçıyor; fakat kimlik sorulduğunda cevap hâlâ aynı: “Müslümanım.”
Bu tabloya biraz daha yakından baktığımızda şunu görüyoruz:
Müslümanların yaklaşık %77,5’i Sünni – Hanefi mezhebine mensup.
Alevilik başta olmak üzere Şafii, Caferi, Nakşibendi, Kadirî, Mevlevî ve daha birçok tarikat ve mezhebe mensup insanlar da aynı ülkede yaşıyor. Yani inancın kimliği var, çeşitliliği var, hatta ayrılığı var… ama neredeyse hiç kimsenin Kur’an’ı gerçek kaynak olarak bilmediği bir manzara da ortada duruyor.
Asıl soru tam burada yükseliyor:
Kaçımız gerçekten dini Kur’an’a göre yaşıyoruz?
Kaçımız Allah’ın emirlerini biliyor, kaçımız mezhep liderlerinin sözlerini “din” sanıyoruz?
Müslüman olmak bu kadar kolaysa neden vicdani çürüme bu kadar derin?
Madem çoğunluk Müslüman, o halde neden ahlak kaybı artıyor?
Neden günah korkulmuyor ama cemaatten dışlanmak korkutuyor?
Türkiye’nin gerçek sorunu dinden kopmak değil;
dini yalnızca kimlik olarak taşımaktır.
Kur’an’dan uzaklaşıp, dine etiket muamelesi yapmak —
İşte çürüme burada başlıyor.
Bu noktadan sonra mesele “hangi mezhep?” değil, ne kadar insan kalabildik? olmaktır.
Sünnilik tamamen siyasi bir projenin ürünü değildir; fakat Emevi iktidarı bu geleneğin yönünü belirleyen ilk büyük müdahaledir. Bu dönemde din, vahyin arı kaynağından yavaşça kopmaya başladı ve giderek siyasal ihtiyaçlara göre biçimlendirildi. Mezhep, iman dili olmaktan çıkıp yönetim dilinedönüştü. Dini belirleyen şey vahiy değil; otorite oldu. Peygamber sonrası dönemde “din” yavaş yavaş “sistem”e dönüştü. Bu sistemin ilk ağır adımları Cemel ve Sıffîn savaşlarında atıldı.
Müslümanlar o savaşlarda kıble arkalarını değil, birbirlerinin boğazlarını hedef aldı. Aynı Allah’a inananlar birbirlerini öldürdüler. Bu vahiyden değil; iktidar hırsından doğdu. Peygamberin kurduğu kardeşlik yapısı o savaşlarda dağıldı. Bu kırılma, sadece siyaset değildi — dinin felsefi vicdanının da çöküşüydü.
Bu travmanın üzerine mezhepler doğdu. Fıkıh kitaplarından önce kan vardı. Hadislerden önce siyasi düzen vardı. Peygamberden sonra sorulan ilk soru şuydu:
“Kim daha mümin?”değil — “Kim yönetecek?”
Tam bu soruyla birlikte “itaat farzdır” söylemi üretildi. Halifeye karşı gelen dinden çıkar denildi. Cuma hutbesinde yöneticinin adı okunmaya başladı. Üç cuma üst üste gelmeyenin dinden çıktığı iddia edildi. Böylece ibadet vicdanla kurulan bağ olmaktan çıktı; cemaatin kontrol aracına dönüştü. Bu ritüeller ayetten değil, iktidar refleksinden doğdu. Emeviler dini “sünnet”, Abbasiler fıkhı “hukuk” biçiminde kodladı. Artık Kur’an değil, yönetim belirleyici hâle geldi.
Bu dönemin hemen ardından fıkıh öncüleri birer birer sahneye çıktı:
- İmam-ı Azam Ebu Hanife – Hicrî 150’de vefat etti.
- İmam Malik – Hicrî 170’te.
- İmam Şafii – Hicrî 204–205’te.
- Ahmed ibn Hanbel – Hicrî 241’de.
Bu imamlar mezhep kurmadı. Mezhep onların öldükten sonra kuruldu; fikirleri takipçiler tarafından iktidar aracı olarak örgütlendi. Yaşarken hiçbirinin mezhep kurma kaygısı yoktu. Fakat düşünceleri zamanla kimlik oluşturma malzemesine dönüştü. Başlangıçta “yorum” olan şey, daha sonra “dokunulmaz gerçek” haline getirildi. Sorgulamanın yerini taklit aldı. Din derinleşmedi — daraldı.
Bu yüzden bugün Sünnilik yanlış değildir; fakat çoğu kez yanlış anlaşılmaktadır. Sorun mezhebin varlığı değil; mezhebin dinin yerine geçirilmesidir. Kur’an soru sormayı emrederken, bazı mezhep anlayışı itaati büyüttü. Emeviler düşünmeyi değil, boyun eğmeyi kutsadı; o zihinsel yapı günümüze kadar sızarak geldi. Bu yüzden bugün “dini görev” diye yapılan birçok uygulama, aslında siyasi kalıntıdır. Vicdanla değil, sistemle ilgilidir.
Din insanı düşünmeye çağırır; sistem ise insana düşünmemeyi öğretir.
Din insanı sorumlulukla yüzleştirir; sistem insana sadece görev yükler.
Bu fark anlaşılmadıkça mezhep iman yerine geçer, vicdan yerini prosedüre bırakır.
Ve insan, Allah’a yönelmek yerine cemaatin gölgesine sığınır. İşte o an kişi iman ettiğini zannederken, aslında dini bir kalıbın içine hapsolmuş olur. Bu yüzden mesele mezhebi reddetmek değildir — mezhebi hakikatin tahtına oturtmaya direnmek gerekir. Çünkü vicdan kalmadığında din kalmaz; yalnızca kalıplar büyür. Kalıplar büyüdüğünde de ruh geri çekilir.
Dinin gerçek ihtiyacı, körü körüne inananlar değil; cesurca düşünenlerdir. Kur’an harita değildir — yön tayfıdır. Gösterdiği yolu görmek için önce korkudan değil, meraktan bakmak gerekir. Çünkü yol sadece yürüyene açılır. Ve dini yeniden diriltmenin yolu, önce zihni uyandırmaktan geçer.
Gerçek iman durgunluk değil, uyanıştır.
Ve tarihi dönüştürenler hiçbir zaman sorgusuz inananlar değil — sorgulamaktan vazgeçmeyenler olmuştur.
Mezhep, tarih boyunca yalnızca iman yolu olarak değil; aynı zamanda gücün, rantın ve otoritenin dağıtım mekanizması olarak kullanıldı. Bu yüzden mezhepler siyasidir. Siyasetin olduğu yerde çıkar vardır, çıkarın olduğu yerde ise manipülasyon başlar. Bugün gördüğümüz tablo da tam olarak budur: mezhepler ve tarikatlar artık yalnızca yol gösterici değil; yargılayıcı ve hatta hüküm veren yapılara dönüştü. Kendilerinden olmayanı “dinsiz”, “kâfir” veya “sapık” ilan etme cesareti bulabiliyorlar. Bu cesaret, Kur’an’dan değil; kendilerine duydukları kutsal güç vehminden doğar.
Gerçek tehlike tam da burada başlar. Kur’an’ın özü devre dışı bırakılıp, Allah’ın emirleri yerine tarikat liderlerinin sözleri dine eklenmeye başlandığında; din artık ilahi bir çağrı değildir, sadece bir kontrol aracıdır. Peygamberin bile sözleri Kur’an’a aykırıysa reddedilmelidir; çünkü peygamber Kur’an’a bağlıydı, Kur’an ona değil. Buna rağmen bugün birçok hadis, “mutlak gerçek” diye dayatılıyor. Sorgulamaya kalktığınızda ise “dinden çıktın” deniyor. Halbuki Kur’an çok açık bir şekilde uyarıyor: peygamber bile vahyi değiştiremez, değiştirmeye kalksaydı cezalandırılırdı.
Bu uyarı tarihin değil, bugünümüzün de aynasıdır. Hakka Sûresi 44–47. ayetlerde Allah şöyle der:
“Eğer peygamber bize karşı bazı sözleri uydurmuş olsaydı, elbette onu sağ elinden yakalardık; sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.”
Bu ayet aslında mezheplerin, tarikatların ve hadis adına söylenen her sözün üzerine gölge gibi düşer. Çünkü gerçek olan şudur: hiçbir söz, hiçbir düşünce, hiçbir lider Kur’an’ın üstüne çıkamaz. Kim bunu yaparsa Allah’ın değil, nefsinin peşindedir.
Bugün mesele mezhep sahibi olmak değildir; mesele mezhebi dinin yerine koymaktır. Sorun tarikatların varlığı değildir; sorun tarikat liderlerinin mutlak otorite olarak görülmesidir. Allah’ın kelamı yerine insan sözü konulmaya başlandığında, din artık ruh olmaktan çıkar ve toplumu yönetmenin psikolojik mekanizmasına dönüşür.
Kur’an’a dönüş yalnızca bir din çağrısı değildir; zihnin özgürlüğü için yapılan bir davettir. Çünkü Kur’an insandan düşünmesini ister. Tarikat ise insandan teslim olmasını… Bu fark anlaşılmadıkça iman küçülür, kalıplar büyür. Kalıplar büyüdükçe vicdan ölür. Vicdan öldüğünde de din sadece ritüele, ibadet sadece korkuya indirgenir.
Bir gün geldiğinde kişi kendine şu soruyu sorabilirse, din yeniden dirilir:
Ben Allah’a mı yöneldim, yoksa sadece bir grubun içine mi sığındım?
İşte asıl ibadet o soruyu dürüstlükle cevaplayabilmektir. Çünkü gerçek inanç teslim olmak değil; uyanmaktır. Aklı susturmadan Allah’a gidilemez. Kur’an da zaten bunu ister: düşünceye yön vermek, zihni ayakta tutmak, insana vicdanın gücünü hatırlatmak.
Din harita değildir. Yön tayfıdır. Yolu görebilmek için önce gözün korkudan değil, meraktan açılması gerekir. Ve merak uyandığı an, hiçbir tarikat, hiçbir mezhep hakikatin önünde duramaz.
Yorum bırakın