Taşı İterken Tanrı’yı Düşünmek

İnsan en çok yorulduğunda Tanrı’yı anar.
Taş ağırlaştığında, yol uzadığında, sonuç görünmediğinde…
Bugün bu yorgunluk bir dağın yamacında değil; ofislerde, trafikte, borç tablolarında, tükenen ilişkilerde yaşanır. Modern insanın taşı daha cilalıdır ama daha ağırdır. Ve Tanrı, çoğu zaman hâlâ bir inançtan çok bir teselli mekanizması olarak çağrılır. “Bunun bir hikmeti vardır” cümlesi, hakikati açıklamaktan çok acıyı uyuşturur.

Sisifos’un hikâyesi bu yüzden hâlâ rahatsız edicidir. Çünkü Tanrı susar. Cezayı verir ve geri çekilir. Ne neden açıklar ne de vaatte bulunur. Bugünün insanı da benzer bir sessizlikle karşı karşıyadır: Çalışır, çabalar, tekrar eder; ama karşılığında net bir anlam alamaz. İşte tam bu noktada din, ya yüzleşmenin dili olur ya da kaçışın perdesi.

Camus’nün hamlesi Tanrı’yı inkâr etmek değildir; Tanrı’yı mazeret olmaktan çıkarmaktır. Bu ayrım hayati önemdedir. Çünkü Tanrı’yı mazeret yapan insan, ahlaki sorumluluğunu da askıya alır. “Böyle olması gerekiyordu” dediği anda, hem hatasını kutsar hem ders alma ihtimalini öldürür.

Kader meselesi burada keskinleşir.
Kader, başımıza gelenler değildir; başımıza gelenleri nasıl taşıdığımızdır. Günümüz insanı kaderi yanlış yerde arar. İşini kaybettiğinde, borca girdiğinde, tükenmiş hissettiğinde bunu çoğu zaman “yazgı” diye adlandırır. Oysa çoğu taş, gökten düşmez; kararların tortusudur. Ertelenmiş yüzleşmelerin, görmezden gelinen işaretlerin, kısa vadeli rahatlıkların birikimidir.

Sisifos’un kaderi taş değildir. Taş bir koşuldur. Asıl kader, her düşüşten sonra geri dönüp dönmemektir. Modern insanın trajedisi de buradadır: Taşı itmeye devam eder ama neden itmek zorunda kaldığını düşünmez. Bilinçsiz tekrar, kader gibi yaşanır. Oysa bilinç başladığında kader çözülür; sorumluluk başlar.

İyilik meselesi de çağımızda ciddi bir krizdedir.
İyilik çoğu zaman bir ödül sistemine bağlanır: Cennet, sevap, takdir, alkış. Oysa ödül beklentisiyle yapılan iyilik ahlak değildir; ticarettir. Camus’nün dünyasında iyilik, ilahi bir bilanço değil, insanın kendine karşı dürüstlüğüdür. Kimse görmese de doğruyu yapabilmek. Sonuç üretmese de vazgeçmemek. Bugün bu tutum nadirdir; çünkü görünmeyen iyilik, piyasada değer görmez.

Din–ahlak ilişkisi tam da burada sınanır.
Eğer din, insanı sorumluluktan azade kılıyorsa; eğer “nasıl olsa affedilirim” rahatlığı üretiyorsa; eğer hatayı kaderle örtüyorsa, ahlakı güçlendirmez, zayıflatır. Oysa din, insanı daha uyanık, daha dikkatli, daha hesap verir kılmalıydı. Taşı neden ittiğini soran bir bilinç üretmeliydi.

Modern insan Sisifos’tan farklı değildir.
Her sabah aynı yokuş.
Her gün aynı tekrar.
Her ay aynı borç.
Her sistem aynı vaat: “Biraz daha dayan, sonra anlamlı olacak.”
Ama “sonra” çoğu zaman gelmez. Gelmediğinde de Tanrı suçlanır, kader konuşulur, sistem lanetlenir. Nadiren de olsa şu soru sorulur: Ben nerede yanlış yaptım?

İşte ahlak tam burada başlar.
Tanrı’yı suçlamak kolaydır.
Kaderi konuşmak rahattır.
Ama hatadan ders çıkarmak acıtır. Çünkü insanı merkezine alır.

Sisifos’un büyüklüğü buradadır.
Tanrı’yı inkâr ettiği için değil, Tanrı’yı bahane etmediği için büyüktür.
Kaderi yendiği için değil, kaderle pazarlık yapmadığı için güçlüdür.
İyi olduğu için değil, sahte iyiliğe sığınmadığı için onurludur.

Belki dünya anlamsızdır.
Belki adalet eksiktir.
Belki Tanrı susuyordur.

Ama insan yine de taşı iter.
Bunu yaparken masal anlatmak zorunda değildir.
Din, masal anlatmak için değil; insanı sorumluluğa çağırmak için varsa anlamlıdır.
Ahlak, ödül için değil; kendine yalan söylememek için varsa gerçektir.

Sisifos taşını iter.
Bugünün insanı da iter.
Aradaki fark şudur: Biri ne yaptığını bilir. Diğeri çoğu zaman unutmuştur.

Ve insan, ancak hatırladığı anda insan olur.

Yorum bırakın