Yüz karınca siyah, yüz karınca kırmızı.
Aynı kavanozun içinde, aynı camın arkasında, aynı zeminde.
Hiçbir şey olmaz. Yan yana yürürler, birbirlerine değseler bile savaş çıkmaz. Çünkü ortada savaş nedeni yoktur. Henüz…!
Sonra biri kavanozu alır.
Sallar tüm kuvvetiyle…
Cam titremeye, zemin kaymaya başlar, ve düzen bozulur.
Karıncalar çarpışır. Birbirlerine tutunur, birbirlerini ısırır. Kaos başlar.
Ve kaos başladığında artık kimse sarsıntının kaynağını araştırmaz.
Siyah, kırmızıyı suçlar.
Kırmızı da siyahı.
İnsan dünyası da çoğu zaman bundan ibarettir.
Aslında bizler de kavanozda yaşayan karıncalarız.
Kavanoz; toplumdur.
Cam; güvenlik yanılsamasıdır.
Sarsıntı ise krizin ta kendisi!
Ekonomik çöküş, yüksek enflasyon, işsizlik, gelir dağılımındaki bozulmalar ve niceleri… Zemin kaydığında yalnızca para kaybolmaz; güven kaybolur. İnsan mutlak yoksulluktan çok gerilemeye tepki verir. “Eskiden daha iyiydim” duygusu yalnızca cebin değil, hayatın gerçel meselesidir. Onur zedelendiğinde tehdit algısı yükselir. Tehdit algısı yükseldiğinde zihin korku refleksiyle çalışmaya başlar.
Psikolojide buna: Güvende hissetmeyen bilinç karmaşıklığı kaldıramaz derler.Beyin enerji tasarrufu yapar. Analiz etmek yerine taraf seçer. Düşünmek yerine savunur. Böyle anlarda “biz” ve “onlar” ayrımı keskinleşir. Çünkü düşman, belirsizlikten daha anlaşılırdır.
Sarsıntı anında kimse yukarı bakmaz. Herkes yanındakine bakar. Çünkü en yakın tehdit en görünür olandır. Bazen aynı ekmeği paylaştığın, bazen de aynı toplumu..
Sosyolojik düzlemde kavanozun sallanması bir anomi yaratır. Normlar zayıflar, ortak referans noktaları bulanıklaşır. Geleneksel bağlar çözülürken yeni değerler yerleşmez. Ve aksine İnsan bu boşlukta kimliğine sarılır. Kimlik, belirsizliğe karşı bir barınaktır. Ancak kimlik savunmaya dönüştüğünde toplum tetikte bir organizmaya dönüşür. Her söz potansiyel saldırı, her eleştiri varoluşsal tehdit gibi algılanır.
Ve ekonomik eşitsizlik bu süreci hızlandırır. Eşitsizlik yalnızca maddi fark değildir; saygınlık farkıdır. İnsan kendini değersiz hissettiğinde, kimliği değer kazanır. Kimlik tehdit altındaysa savunma refleksi devreye girer. Böylece kavanozun içindeki karıncalar, aslında aynı zeminde yaşamalarına rağmen birbirlerini düşman görmeye başlar.
Medya ve hız çağında bu sarsıntı sürekli yeniden üretilir. Duygusal içerik daha hızlı yayılır. Öfke dikkat çeker. Algoritmalar sakinliği değil, çatışmayı ödüllendirir. Sarsıntı artık tek bir an değildir; kalıcı bir titreşimdir. Cam sürekli hafifçe sallanır. Bu titreşim, zihni yorarak onu daha da otomatikleştirir.
Bir süre sonra kavanozun sallandığı unutulur.
Savaşın nedeni artık komşudur. O’dur bu’dur !
Peki gerçekten kavanozu sallayan kimdi?
Bazen ekonomik kırılganlıkları yöneten politik tercihlerdir.
Bazen güç kazanmak isteyen aktörlerdir.
Bazen korkudan beslenen söylemlerdir.
Bazen de sistemin kendisidir; krizden çıkar sağlayan bir düzendir.
Fakat burada tehlikeli bir kolaycılık vardır.
“Kavanozu başkası salladı” demek, bizi masum yapmaz.
Karınca içgüdüyle ısırır.
İnsan bilinçle saldırır.
Sarsıntı bahanedir; seçim yine bireye aittir. Sallanırken kim olduğumuz ortaya çıkar. Eğer her kriz anında ilk refleksimiz yanımızdakini suçlamak oluyorsa, sorun yalnızca dışsal değildir. İçsel de bir kırılmadır.
Kavanozun en karanlık yanı şudur: Cam şeffaftır. İçeridekiler kendilerini özgür sanabilir. Hareket ediyorlar, konuşuyorlar, taraf tutuyorlar. Oysa hareket alanı sınırlıdır. Titreşim yukarıdan gelir; tepki aşağıda üretilir.
Toplum sarsıntıyı yönetemediğinde, refleks düşüncenin yerini aldığında, kavga kalıcılaşır. O zaman artık kriz geçici değildir; yapısal hale gelir. Güven zayıflar. Kurumlar aşınır. İnsanlar kurallara değil, güçlü figürlere yönelir. Çünkü sarsıntı devam ederken düzen vaat eden her şey cazip görünür.
Belki de asıl soru “Kavanozu kim salladı?” değildir.
Asıl soru;
Sarsıntı başladığında neden ilk refleksimiz düşünmek değil de saldırmak oluyor?
Eğer her sarsıntıda birbirimizi düşman ilan ediyorsak, kavanoz kırılmadan önce kendimize bakmamız gerekir. Çünkü cam çatladığında ne siyah kalır ne kırmızı. Sarsıntı hepimizi aynı enkazın altında bırakır.
Kavanoz kırılmadan önce fark etmek gerekir.
Sarsıntıyı görmek.
Refleksi yönetmek.
Yoksa bir gün camın şeffaflığına aldanmış bir kalabalık, kendi elleriyle kendi zeminini parçalar.
Ve o başta muğlak gibi görünen son, artık sanıldığından daha da yakındır !

Yorum bırakın