2010 yılında Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan süreç, kısa sürede Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yayılan büyük bir siyasal dalgaya dönüştü. Arap Baharı olarak adlandırılan bu dönem, ilk bakışta halkların özgürlük ve demokrasi taleplerinin yükselişi olarak görülmüştü. Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de meydanlar doldu; otoriter liderler devrildi ya da ciddi biçimde sarsıldı. Ancak bu dalga yalnızca bir halk hareketi değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir jeopolitik kırılma anıydı.
Başlangıçta özgürlük, insan hakları ve demokrasi söylemleri öne çıktı. Fakat süreç ilerledikçe birçok ülkede kurumsal boşluk, iç savaş, ekonomik çöküş ve dış müdahale sarmalı oluştu. Libya’da rejim devrildi ama devlet çöktü. Suriye’de protestolar bölgesel ve küresel güçlerin vekâlet savaşına dönüştü. Mısır’da askeri denge yeniden kuruldu. Tunus dahi yıllar sonra demokratik gerileme tartışmalarıyla karşı karşıya kaldı. Bu tablo, “demokrasi ihracı”nın teorideki söylemi ile pratikteki sonucu arasındaki mesafeyi gösterdi.
İran’ın modern siyasal hikâyesi, basit bir “rejim iyi–rejim kötü” tartışmasına indirgenemeyecek kadar katmanlı ve karışıktır. Bugün yaşanan gerilimleri anlamak için kronolojiyi takip etmek gerekir; çünkü her kırılma bir sonrakinin zeminini hazırlamıştır.
1953 yılı bu hikâyenin ilk büyük dönüm noktasıdır. Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millileştirme kararı, ekonomik egemenlik arayışının sembolüydü. Ancak bu adım İngiliz ve Amerikan çıkarlarını tehdit etmişti. CIA destekli darbe ile Musaddık devrildi ve Şah yeniden güçlendirildi. Bu olay yalnızca bir hükümet değişikliği değildi; İran toplumunun kolektif hafızasına “dış müdahale” duygusunu kazıdı. Batı’nın demokrasi söylemi ile fiili müdahalesi arasındaki çelişki, ilerleyen yıllarda anti-Amerikan refleksin ideolojik temelini oluşturacaktı. Gerçekleştirilen bu darbe,yaşanacakların sadece bir fragmanıydı!
1960’lar ve 1970’ler Şah döneminde hızlı modernleşme ve aynı ölçüde otoriterleşme dönemiydi. Kadınlara oy hakkı verildi, eğitim oranı yükseldi, kentleşme arttı. Ancak siyasal çoğulculuk sınırlı kaldı ve SAVAK aracılığıyla muhalefet bastırıldı. Kapitalist kalkınma modeli eşitsizlikleri artırdı. Modernleşme vardı; fakat demokratik kurumsallaşma derinleşmedi. Bu çelişki 1979’daki devrimin toplumsal enerjisini besledi.
Bilmeyenleriniz için SAVAK, 1957-1979 yılları arasında İran’da Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde faaliyet gösteren, CIA ve Mossad desteğiyle kurulan gizli istihbarat ve güvenlik teşkilatıdır. Şah rejimine muhalif olanları bastırmak, işkence, infaz ve casusluk faaliyetleriyle tanınan ve bilinen bir yapıydı.
1979 İslam Devrimi geniş bir koalisyonun ürünüydü; ancak kısa sürede dinî liderliğin kontrolüne geçti. Velayet-i Fakih sistemiyle nihai siyasal otorite dinî rehbere verildi. Seçimler sürdü, fakat adaylık ve karar süreçleri ideolojik süzgeçten geçirildi. Böylece İran’da cumhuriyet unsurlarını koruyan fakat teokratik merkezli bir yapı ortaya çıktı.
Devrim sonrası kadınların durumu bu dönüşümün en görünür alanlarından biri olmuştu. Zorunlu başörtüsü uygulaması, aile hukukunda değişiklikler, kamusal alanda kıyafet ve davranış denetimi özgürlük alanını daralttı. Buna karşılık kadınların eğitim seviyesi yükselmeye devam etti ve üniversitelerde güçlü bir temsil oluştu. Bu paradoks, eğitimli fakat siyasal olarak kısıtlanmış bir kuşak yarattı. Son yıllardaki protestolar aslında bu birikimin dışavurumudur.
Siyasal özgürlükler alanında sansür, internet kısıtlamaları ve muhalefetin bastırılması sistematik hâle gelmişti. Rejim güvenliği en öenmli unsurdu; bu yüzden kişisel hak ve özgürlük alanı gittikçe daraldı. Dışarıdan gelen yaptırımlar ve rejim değişikliği söylemleri ise içeride milliyetçi savunma refleksini güçlendirdi. Irak deneyimi gösterdi ki askeri müdahaleyle demokrasi inşa etmek kolay değildir. Demokrasi yalnızca seçimden ibaret değil; hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ve kurumsal kültür gerektirir.
Bugün İran, bölgesel güç olma iddiasını sürdürürken ekonomik baskı, yaptırımlar ve toplumsal talepler arasında sıkışmış durumdadır. Dış baskı arttıkça iç kontrol mekanizmaları sıkılaşmakta; iç baskı arttıkça toplumsal gerilim derinleşmektedir. Bu bir kısır döngüdür.
Tam da bu noktada sıkça dile getirilen bir soru ortaya çıkar: “Türkiye İran oluyor mu?” Bu ifade çoğu zaman bir benzetme, bir uyarı ya da politik bir retorik olarak kullanılır. Fakat tarihsel gerçeklikler düz bir eşitliğe izin vermez. Türkiye ve İran farklı devlet geleneklerine, farklı laiklik deneyimlerine ve farklı siyasal evrim süreçlerine sahiptir. İran’da teokratik merkezli bir anayasal yapı varken, Türkiye’de egemenlik teorik olarak halk iradesine dayalı parlamenter ya da başkanlık sistemi çerçevesinde tanımlanır. Bu iki model yapısal olarak aynı değildir.
Ancak benzetmenin ortaya çıkması tesadüf değildir. Toplumlar özgürlük alanlarının daraldığını hissettiklerinde, geçmişte yaşanmış örnekleri referans alırlar. İran deneyimi bu anlamda bir “uyarı sembolü” hâline gelmiştir. Fakat aynı zamanda şu gerçeği de unutmamak gerekir: hiçbir ülke başka bir ülkenin kopyası değildir. Tarih birebir tekrar etmez; benzer dinamikler farklı sonuçlar üretir.
Sonuçta İran örneği bize şunu öğretmiştir: dış müdahale ile gelen demokrasi kırılgandır; halktan kopuk teokrasi sürdürülebilir değildir. Kurumsal denge, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü olmadan siyasal istikrar kalıcı olmaz. “Türkiye İran olur mu?” sorusu aslında daha derin bir sorunun kısaltılmış hâlidir: Toplumlar özgürlük ile güvenlik arasındaki dengeyi nasıl kuracak?
Tam da bu noktada sorumluluk vatandaşlara yani bizlere düşer. Çünkü başta komşu ve sınır ülkelerimiz olmak üzere sıkça dile getirilen ve neredeyse bir politik klişeye dönüşen “dıj güçler” kavramı vardır ve gerçektir. Bu kavram tamamen hayal ürünü değildir; küresel sistemde çıkar temelli müdahaleler, ekonomik baskılar ve jeopolitik yönlendirmeler gerçektir. Ancak mesele, bu kavramın nasıl kullanıldığıdır.
Evet, dünyada kendisini kapitalist değerler ve demokrasi söylemi üzerinden meşrulaştıran güç merkezleri vardır. Bu aktörler, kendi çıkarlarına uygun olmayan ya da bağımsız hareket etmeye çalışan ülkeler üzerinde baskı kurabilmektedir. “Demokrasi getirme” iddiasıyla yapılan müdahalelerin bazı örneklerinde,ve şu an anlık olarak İran örneğinde olduğu gibi hedef ülkenin kurumsal yapısının zayıfladığı, ekonomik bağımlılığın arttığı ve toplumsal istikrarsızlığın derinleştiği görülmüştür. Bu bir komplo değil; güç siyaseti gerçeğidir.
Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Her sorunu “dış güçler” açıklamasına indirgemek, iç sorumluluk alanlarını görünmez kılar. Güçlü bir ülke olmak, yalnızca dış müdahalelere karşı söylem geliştirmekle değil; içeride hukukun üstünlüğünü, kurumsal şeffaflığı, ekonomik üretkenliği ve toplumsal adaleti güçlendirmekle mümkündür.
Milli birlik ve beraberlik, ham duygusal reaksiyon değil; ortak akıl üretme kapasitesidir. Dış tehdit algısı üzerinden değil, iç dayanıklılık üzerinden inşa edilir. Çünkü gerçek bağımsızlık yalnızca askeri ya da siyasi değil; ekonomik, teknolojik ve kurumsal bağımsızlıktır.
Dışarıdan gelen müdahaleler tarih boyunca olmuştur ve olacaktır. Fakat en büyük zayıflık dışarıdan değil, içerideki kurumsal kırılganlıktan doğar. Eğer bir ülke kendi içinde adaletli, üretken ve özgüvenli bir sistem kurabilirse, dış baskılar etkisini kaybeder.
Dolayısıyla mesele “düşman dışarıda mı içeride mi?” sorusundan daha derindir. Mesele, içeride ne kadar güçlü ve bütün olduğumuzdur. Ulusal çıkarları korumanın yolu, slogan üretmekten değil; güçlü kurumlar, bilinçli vatandaşlar ve eleştirel düşünce kültürü geliştirmekten geçer.
Gerçek bağımsızlık, başkalarını suçlamakla değil; kendi sistemini sağlamlaştırmakla kazanılır.
Yorum bırakın