İnsan, yeryüzüne düştüğü andan itibaren iki şeyle sınandı: korku ve arzu. Korku, elindekini kaybetme ihtimali. Arzu, henüz sahip olmadığını isteme dürtüsü. Ve savaş tam da bu iki kuvvetin çarpıştığı yerde doğacaktı.
İlk topluluklardan itibaren şiddet hep vardı. Avcı-toplayıcı gruplar arasında başlayan çatışmalar, yerleşik hayata geçişle birlikte toprak savaşları, tarım fazlasıyla büyüyen ordular… Devlet dediğimiz yapı bile büyük ölçüde organize edilmiş şiddetin kurumsallaşmasıyla şekillenmiştir. Şiddet aslında bitmemiştir,sadece yöntem ve uygulama methodları değişmişti.
Ve zamanla şekil değiştiren arzu ve beraberinde gelen savaşın günümüze gelmiş haliyle bizlere bir hayli bir maliyeti olacaktı.
Hücum çoğu zaman savunmadan ucuzdur. Bir roket, bir drone, bir sabotaj eylemi..Dilediğiniz yere,dilediğiniz şekilde zarar vermek,savunmaktan daha kolay ve daha düşük maliyetlidir. Fakat öteki tarafta ise bunları engellemek için radar ağları, yazılım sistemleri, sürekli teyakkuz hâlinde ordular gerekir. Bir yıkım eylemi görece düşük maliyetli olabilir; onu önlemek sistemsel olarak pahalıdır. Bu yüzden savaş ekonomisi, üretmekten çok yok etmeye yatırım yapar. Konunun uzmanı olmamakla birlikte yapılan ufak bir araştırmada elde edilen verilen şunlardır:
Saldırı sistemleri genelde savunmadan daha ucuzdur. Bu askeri ekonomide bilinen bir asimetri problemidir. Buna “cost-exchange ratio” denir. Hücum eden taraf çoğu zaman daha ucuz sistemle, savunanı daha pahalı sistem kullanmaya zorlar.
Bir balistik füzenin maliyeti gerçekten görece düşüktür. İran’ın kullandığı kısa/orta menzilli balistik füzeler (örneğin Fateh-110 türevleri gibi sistemler) yüz binlerce dolar ile birkaç milyon dolar arasında değişebilir. 450–500 bin dolar bazı basit sistemler için mümkün olabilir, ama tüm füze tipleri için sabit bir rakam değildir.
Ama burada kritik bir nokta var:
Savunmanın maliyeti sadece “füze başına interceptor fiyatı” değildir.
Savunma sistemi; radar, komuta kontrol, eğitim, yazılım, entegrasyon, hazır bekleme kapasitesi, mühimmat stokları… Tüm bunların amortismanı vardır. Yani bahsi geçen bir savunma sistemi kabaca 25 -50 milyon dolar ile milyarlarca dolara varan miktarlara varabilir çünkü konuşulan maliyet sadece ateşlenen bir önleyici mermi değil, bir sistem ekosisteminin maliyetidir. Yine de herşeye rağmen,
Savaşın “kârı” yok mu? Vardır. En azından kısa vadede.
Sanayi devriminden bu yana savaşlar teknoloji üretimini hızlandırdı. Radar, jet motoru, internet… Birçoğu askeri araştırmaların yan ürünüdür. Ekonomik mobilizasyon, istihdam, sanayi kapasitesinin artışı gibi sonuçlar da doğurmuştur. Hatta bazı imparatorluklar savaş sayesinde genişledi, zenginleşti, hegemonya haline gelmiştir.
Fakat bu “kâr”,aslında muhasebe hilesidir.
Çünkü gerçek bilanço yalnızca savunma bütçesi değildir. Kaybedilen nesiller, travma, yıkılan şehirler, ekolojik hasar, kalıcı güvensizlik kültürü… Bunlar uzun vadeli toplumsal maliyetlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yeniden inşası on yıllar aldı. Savaş, ekonomik aktivite yaratabilir; ama çoğu zaman önce o ekonomiyi yakar, sonra yeniden kurmayı “büyüme” diye kaydeder.
Bu noktada mesele yalnız savaş değil. Mesele insanın sınırlı bir gezegende sınırsız bir arzuya sahip olmasıdır. Ve asıl tükeniş ve savaşın zararları burada ortaya çıkar.
Ekonomi biliminin şu temel önermeyi yapar: Kaynaklar kıt, ve ihtiyaçlar sonsuzdur. Fakat burada kritik bir ayrım vardır. İhtiyaçlar mı sonsuz, yoksa arzularımız mı? İnsan biyolojik olarak sınırlı ihtiyaçlara sahiptir. Ama sosyal olarak sınırsız arzular üretir. Statü, güç, prestij, güvenlik, üstünlük… Savaş çoğu zaman fiziksel ihtiyaçtan değil, bu soyut arzuların çarpışmasından ve ilginin başka bir yere çarpıtılıp manipüle edilmesinden ortaya çıkar.
Enerji, su, madenler, nadir elementler ve niceleri..Hepsi jeopolitik anlamda birer avantaj ya da durumuna göre dezavantaj olacaktır. Küresel rekabet arttıkça devletler “güvenlik” adına daha fazla kaynakları kontrol etmek ister. Fakat güvenlik arayışı çoğu zaman güvensizliği büyütür. Silahlanma yarışı bunun klasik örneğidir. Bir taraf savunma için silahlanır, diğer taraf bunu tehdit olarak görür ve daha fazla silahlanır. Sonuç olarak herkes daha güvensiz ve daha fakirdir.
Her savaş aslında üretilen karbon demektir. Her askeri üretim zinciri enerji tüketimi demektir. Her yıkım, yeniden inşa demektir. Ve gezegen, bu denklemin dışında değildir. Ormanlar, su rezervleri, toprak verimliliği… Hepsi bu döngüden payını alır. Ekolojık olarak varılacak nokta,insan oğlunun varlığının başladığı andan itibaren yaşadığı dünyaya geri döndürülemez zararlar verdiği ve bunu her geçen gün artarak devam ettirdiğidir.Ve bu geri döndürülemez eylemler bizleri,bahsi güregelen o NİHAİ son’a hazırlar!
Evet,insanlık tarihinde “nihai son” beklentisi hep vardı. Kıyamet anlatıları,alametleri, nükleer savaş korkusu, iklim çöküşü senaryoları… Fakat burada önemli olan şudur: İnsan türü şimdiye kadar kendi kendini tamamen yok edecek eşiğe birkaç kez yaklaştı, ama her seferinde bir fren mekanizması çalıştı ve bunun önüne geçmiştir. Soğuk Savaş’ta nükleer caydırıcılık paradoksal biçimde topyekûn savaşı engelledi. Karşılıklı yok oluş tehdidi, bir şekilde savunma mekanizması olan aklı devreye soktu.
Peki her şeye rağmen bu umut verici bir durum mu? Cevabımız kısmen..
Çünkü artık risk yalnızca askeri değildir. Ekolojik eşikler, biyoteknoloji, yapay zekâ sistemleri… İnsan ilk kez yalnız rakibini değil, gezegenin işleyişini de geri dönülmez biçimde etkileyebilecek kapasiteye sahiptir ve bu, tarihte yeni bir aşama demektir.
O zaman tüm bu bilinen gerçekler ışığında sormamız gereken soru,
İnsan neden savaşıyor?
Ve insan neden hala savaşmayı bırakmıyor?
Belki de cevap, savaş yalnızca bir silah değildir. Savaş bir zihniyet biçimidir. Sıfır toplamlı düşünme alışkanlığıdır. “Ben kazanırsam sen kaybedersin” mantığıdır. Bu mantık bireyde başlamış, devlet eliyle kurumsallaşmıştır.
Nihai son kesin midir? Bilimsel olarak kaçınılmaz bir “kıyamet tarihi” yoktur. Ama sürdürülemez eğilimler vardır. Sürekli büyüme takıntısı, sürekli silahlanma, sürekli tüketim… Bunlar fizik yasalarıyla çatışır. Termodinamik acımasızdır. Entropi artar. Enerji harcandıkça dağılır.
Yine de burada karanlık bir determinizm tuzağına düşmemek gerekir. İnsan yalnız yıkıcı bir tür değildir. Aynı zamanda işbirliği kapasitesi en yüksek türdür. Küresel salgınlarda veri paylaşabilir, uluslararası anlaşmalar yapabilir, nükleer silahları sınırlayabilir, yenilenebilir enerjiye geçebilir.
İnsanlık tarihi hiçbir zaman düz bir çizgi şeklinde olmamıştır. Dalgalı bir grafiktir. Yıkım ve inşa, savaş ve barış, açgözlülük ve fedakârlık arasında salınır.
Belki de mesele “nihai son”dan çok, her kuşağın önündeki sınavdır. Sınırlı bir gezegende, sınırsız arzuya sahip bir tür olarak yaşamanın bedelini ya akıl ile düşüreceğiz ya da kaos ile ödeyeceğiz.
Savaş pahalıdır.
Barış zor ama ucuzdur.
Ve gezegenimiz sabırlı olmasına rağmen sonsuz değildir.
Yorum bırakın