Seçenekler Çağında Tutsaklık

İnsan gerçekten yanlış yolu mu seçti, yoksa seçmek zorunda bırakıldığı yolların içinde kaybolduğu için mi böyle hissediyor? Modern insanın en temel yanılgısı belki de tam burada başlıyor: Problemi kendi iradesinde arıyor, oysa içinde bulunduğu düzenin görünmez mimarisi, seçimi bile baştan biçimlendirmiş durumda.

Bugün bize sunulan şey özgürlük değil; seçeneklerin sonsuzluğu. Ve bu sonsuzluk, sanıldığı gibi ferahlatıcı değil, felç edicidir. Çünkü her seçim, aynı anda yüzlerce ihtimali reddetmek anlamına geliyor. Bu yüzden insan artık seçtiği hayatın kalitesiyle değil, seçmediği hayatların hayaletiyle yaşıyor. “Yaşam doygunluğu; seçilen hayatın kalitesine değil, kaçırılan fırsatların sayısına göre ölçülmeye başlıyor.” Bu cümle,modern insanın içsel yorgunluğunun özetidir.

Bu yorgunluk, beraberinde güçlü bir arzu doğuruyor: Baştan başlamak. Yeni bir şehir, yeni bir ilişki, yeni bir kariyer, yeni bir versiyon… Fakat burada fark edilmeyen kritik bir kırılma var. İnsan değişmek istediğinde sistem ona gerçek bir dönüşüm sunmaz; sadece yeni bir paket sunar. “Bu oyunda reset tuşu yok ama sana yeni bir paket sunabilirim.” Senaryo değişmez, yalnızca kostüm değişir. İnsan kendini dönüştürdüğünü zannederken, aslında aynı döngüyü farklı bir yüzle tekrar eder.

Burada özgürlük, sandığımız gibi bir kurtuluş değil, ağır bir yük hâline gelir. Sartre’ın dediği gibi insan özgürlüğe mahkûmdur; yani sürekli seçmek zorundadır. Ama bu sürekli seçim hali, bir noktadan sonra varoluşsal bir baskıya dönüşür. İnsan yalnızca ne yapacağını değil, kim olacağını da seçmek zorundadır. Ve bu yük, çoğu zaman taşınamaz hâle gelir. İşte tam bu noktada modern insanın en çarpıcı refleksi ortaya çıkar: özgürlükten kaçış.

Erich Fromm’un işaret ettiği gibi, birey geleneklerin, dinin ve katı rollerin sağladığı o güvenli limanı terk ettiğinde kendini “tek başına bir atom” gibi hisseder. Bu yalnızlık ve belirsizlik, özgürlüğü bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp bir tehdit hâline getirir. Bu yüzden insan, özgürlüğünden vazgeçmez belki ama onun yükünü taşımamak için yeni otoriteler arar. Bir lidere, bir ideolojiye, bir sisteme, hatta bazen bir kalabalığa sığınır. Çünkü itaat etmek, karar vermekten daha kolaydır. İtaat aslında şunu söyler: “Lütfen benim yerime sen karar ver, çünkü ben bu kadar seçeneğin altında eziliyorum.”

Fakat mesele yalnızca otorite değildir. Aidiyet de aynı şekilde dönüşmüştür. Bugün bir yere ait olma isteğimizin altında, çoğu zaman sevgi değil, dışarıda,dışta kalma korkusu yatar. Çünkü bu sistemde “hiçbir yere ait olmayan insan” tanımlanamayan insandır. Tanımlanamayan insan ise işlenemez, yönlendirilemez, satılamaz. Bu yüzden sistem bizi sürekli bir yere ait olmaya iter. Ve biz, yalnız kalmamak için bir grubun parçası olurken, çoğu zaman kendi düşüncelerimizi o grubun dogmalarına teslim ederiz. Aidiyet bir güvenlik sağlar, ama bedeli ağırdır: düşünsel bağımsızlık.

Bu noktada modern insanın bir başka kaybı daha ortaya çıkar: merak. Sistem bizi öyle bir ekonomik ve zihinsel baskı altında tutar ki, merak etmek için gereken boşluk ortadan kalkar. Sürekli yetişmesi gereken işler, ödenmesi gereken faturalar, tamamlanması gereken görevler… Hayatta kalma telaşı içinde merak, gereksiz bir lüks hâline gelir. Artık merak etmek bir erdem değil, bir verimlilik hatasıdır. Üstelik merak etmek sadece zorlaşmaz, tehlikeli hâle de gelir. Çünkü onaylanmamış alanlarda soru sormak, bireyi kendi grubunun dışına itebilir. Böylece insan, sadece izin verilen sınırlar içinde düşünen bir varlığa dönüşür.

Ama daha da çarpıcı olan şu: Biz artık cevaplara boğulmuş durumdayız. Sorulara değil. Sürekli “bilmeniz gereken 5 şey”, “kaçırmamanız gereken bilgiler”, “hayatınızı değiştirecek öneriler” ile karşılaşıyoruz. Bu bir bilgi artışı değil; bir bilgi bombardımanıdır. Ve bu bombardıman, merakı öldürür. Çünkü merak, boşluk ister. Oysa sistem o boşluğu sürekli doldurur. Böylece insan, gerçekten sormadan öğrenen, düşünmeden bilen, ama derinleşmeden yaşayan bir varlığa dönüşür.

Bütün bunlara rağmen değişim hâlâ mümkündür—ama neden bu kadar zor? Çünkü insan zihni, çoğu zaman bilinmeyen iyiyi değil, bilinen kötüyü tercih eder. Status quo bias dediğimiz bu eğilim, insanın mevcut durumu ne kadar kötü olursa olsun onu koruma isteği duymasına neden olur. Çünkü tanıdık olan, öngörülebilir olandır. Acı bile tanıdık olduğunda daha katlanılır görünür. Bu yüzden insanlar mutsuz oldukları işlerde, ilişkilerde, şehirlerde hatta üyesi olduğu grubun içinde kalmaya devam eder. Değişim, umut vaat etse bile içinde belirsizlik taşır. Ve belirsizlik, insan zihni için en büyük tehdittir.

Bu yüzden insan gerçekten değişmek istemez; sadece mevcut durumun daha az acı vermesini ister. Yani dönüşüm değil, konfor arar. Bu da değişimi yavaşlatır, hatta çoğu zaman imkânsızlaştırır.

 

Modern dünyada değişim arzusu bile sahteleşmiştir. Çünkü artık gerçekten dönüşmek yerine, dönüşüyormuş gibi yapmak yeterlidir. Byung-Chul Han’ın işaret ettiği gibi, artık bir itaat toplumunda değil, bir performans toplumunda yaşıyoruz. Baskı dışarıdan değil, içeriden gelir. İnsan artık bir başkasının kölesi değil, kendi kendisinin gardiyanıdır. Kendini sürekli geliştirmeye, üretmeye, daha iyi olmaya zorlayan birey, aslında kendi kendini sömürür.

Bu yüzden değişim, gerçek bir dönüşüm olmaktan çıkar ve bir gösteriye dönüşür. “Performative activism” dediğimiz şey tam da budur. İnsanlar dünyayı değiştirmek için değil, değişime katkıda bulunuyormuş gibi görünmek için hareket eder. Bir trajedi için profil resmine filtre eklemek, bir konuda sert bir tweet atmak, doğru etiketi paylaşmak… Bunların hepsi, gerçek sorumluluğun yerini alan sembolik eylemlerdir. Ve bu eylemler, kişiye geçici bir tatmin sağlar. Beyin, görevin tamamlandığını düşünür. Ama hiçbir şey gerçekten değişmez.

Aynı şekilde ahlak da içsel bir pusula olmaktan çıkıp bir performansa dönüşür. Artık önemli olan doğru olanı yapmak değil, doğru görünmektir. İnsanlar bir sorunu çözmek için değil, o sorun üzerinden kendi erdemlerini göstermek için konuşur. Böylece ahlak, bir değer olmaktan çıkar ve bir statü aracına dönüşür.

Ve belki de en tehlikelisi: umut.

Çünkü modern sistem, umudu da bir kontrol aracına dönüştürmüştür. Sürekli “yarın daha iyi olacak” fikriyle beslenen insan, bugünü sorgulamayı bırakır. İçinde bulunduğu düzenin neden bu kadar zor olduğunu değil, ne zaman biraz rahatlayacağını düşünür. “Bu hafta çok zor ama hafta sonu dinlenirim” diyen biri, o haftanın neden bu kadar zor olduğunu artık sormaz. Böylece umut, bir direnç değil, bir erteleme mekanizması hâline gelir. Sürekli umut etmek, bazen en büyük uyuşturucudur.

Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: 

İnsan artık yaşamak için değil, idare etmek için yaşar. Sorunları çözmek için değil, onların etrafında dolaşmak için. Değişmek için değil, değişiyormuş gibi görünmek için.

Peki;

Gerçekten özgür müyüz, yoksa özgür olduğumuza inandırılmış, yönlendirilebilir bir sistem parçası mı?

Bu soruya dürüstçe cevap veremediğimiz sürece, baştan başlama arzusu da, değişim isteği de, umut da aynı döngünün içinde dönmeye devam edecek. Çünkü mesele yeni bir hayat kurmak değil; mevcut hayatın neden bu şekilde kurulduğunu görmek.

Yorum bırakın