İnsan artık zamanı yaşamıyor, zamanın içinden geçiyor. Bir koridordan yürür gibi; sağa sola bakmadan, duvarlara dokunmadan, sadece çıkış kapısını arayarak. Günler birbirine benziyor, yüzler değişiyor ama ifadeler aynı kalıyor. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse tam olarak nereye gittiğini bilmiyor.
Gündelik kaygılar küçük şeyler gibi görünür; ama insanı en çok onlar tüketir. Büyük felaketler nadirdir, insanı asıl yoran sürekli damlayan o görünmez sızıntıdır. Biriken faturalar, cevap bekleyen mesajlar, yetişmesi gereken işler, ertelenmiş kararlar… Her biri zihnin bir köşesini işgal eder. Sonra fark etmeden insanın içi dolup taşar. Ama ilginçtir, bu doluluk bir zenginlik değil, bir ağırlıktır.
Modern insan hızla yaşamayı marifet sanıyor. Oysa hız, çoğu zaman kaçıştır. Düşünmemek için hızlanırız. Hissetmemek için hızlanırız. Yüzleşmemek için hızlanırız. Çünkü yavaşladığımız anda boşluk ortaya çıkar. Ve o boşlukta insan kendisiyle baş başa kalır. İşte en zor olan da budur.
Zamanın hızlandığını söyleriz. Oysa zaman aynı. Değişen bizim algımız. Dikkatimiz parçalandıkça, hayatımız da parçalanıyor. Bir işe başlıyoruz, bitmeden başka bir şeye geçiyoruz. Bir konuşmanın ortasında telefonumuza bakıyoruz. Bir anı yaşarken, bir sonraki anı planlıyoruz. Hiçbir şey tamamlanmıyor. Hiçbir şey derinleşmiyor. Ve bu yüzden hiçbir şey gerçekten hatırlanmıyor.
İnsan hatırlamadığı bir hayatı yaşamış sayılır mı?
Belki de bu yüzden yıllar hızla geçiyor gibi geliyor. Çünkü içleri dolu değil. Bir gün, bir hafta, bir yıl… Hepsi birbirine benzer hale geldiğinde, hafıza onları ayırt edemiyor. O zaman da hayat bir çizgiye dönüşüyor; başı ve sonu var ama arası silik.
Basit yaşamak, bu silikliği reddetmektir. Ama basitlik yanlış anlaşılır. Basit yaşamak, azla yetinmek değil; gereksizi ayıklamaktır. Gürültüyü kısmaktır. Her çağrıya cevap vermemektir. Her fırsatı kovalamamaktır. İnsan her şeyi yapamaz. Ama seçtiği şeyleri gerçekten yapabilir.
Bir kahveyi aceleyle içmek ile gerçekten içmek arasında fark vardır. Bir insanı dinlemek ile onu gerçekten duymak arasında fark vardır. Bir gün geçirmek ile o günü yaşamak arasında fark vardır. Bu fark küçük görünür ama hayat tam olarak bu farkın içinde şekillenir.
Zamanı yavaşlatmak mümkün mü? Saatlerle değil. Ama farkındalıkla, evet. Çünkü zamanın hızı, dikkatin yoğunluğuyla ölçülür. Ne kadar çok fark edersen, o kadar çok yaşarsın. Ne kadar çok yaşarsan, zaman o kadar genişler.
Ama bunun bir bedeli var: Yavaşlamak cesaret ister. Çünkü yavaşlayan insan görmeye başlar. Kendini, eksiklerini, korkularını, yalnızlığını. Modern dünya bu yüzden hız üretir; çünkü hız, yüzleşmeyi erteler.
Yine de insanın bir noktada durması gerekir. Çünkü sürekli koşan biri, sonunda nereye vardığını bile fark edemez. Belki de mesele varmak değil, gerçekten orada olmaktır.
Hayat uzun olmak zorunda değil. Ama derin olmak zorunda. Çünkü insan kaç yıl yaşadığını değil, kaç an gerçekten var olduğunu hatırlar.
Ve belki de en basit gerçek şudur:
Zaman geçer,
En çok da insanın içinden…!

Yorum bırakın