ZAMAN İŞÇİSİ İNSANOĞLU

Zamanı kaybettiğimizi söylediğimizde, aslında neyi kastettiğimizi pek bilmiyoruz. Çünkü kayıp dediğimiz şey çoğu zaman bir yok oluş değil, fark edilmeyen bir uzaklaşmadır. Günler geçer, saatler akar, anlar birbirine karışır; fakat biz bunları yaşadığımızı değil, sadece içinden geçtiğimizi fark ederiz. Zamanın nereye gittiğini sorarız, ama belki de asıl soru şudur: Biz ne zaman onun içinde gerçekten vardık?

Modern hayat, zamanı ölçülebilir bir nesneye dönüştürdüğünden beri, onu yaşamaktan çok hesaplamaya başladık. Her anın bir karşılığı, her dakikanın bir değeri olmalıymış gibi yaşıyoruz. Oysa insanın zamanla ilişkisi hiçbir zaman bu kadar keskin, bu kadar sayısal değildi. Bir zamanlar bir gün, yalnızca bir gün değil, içinde hatıraların, duyguların ve anlamların yavaş yavaş biriktiği bir alandı. Şimdi ise bir gün, tamamlanması gereken görevlerin sıralandığı bir listeye indirgenmiş durumda.

Garip olan şu ki, bu dönüşüm bize dışarıdan zorla dayatılmış gibi görünmez. Aksine, biz onu benimseriz. Hızlanmayı bir başarı, yetişmeyi bir erdem, dolu olmayı bir anlam göstergesi sayarız. Yavaşladığımızda huzur bulmak yerine tedirgin oluruz; boş kaldığımızda dinlenmek yerine eksik hissetmeye başlarız. Çünkü bize öğretilen şey, zamanın ancak kullanıldığında değerli olduğudur. Oysa belki de zamanın en değerli anları, hiçbir işe yaramadığı düşünülen anlardır.

İnsan, kendiyle baş başa kaldığında, zaman genişler. Düşünceler ağırlaşır, hatıralar yüzeye çıkar, unutulduğu sanılan duygular yeniden belirir. İşte bu anlar, modern dünyanın “boşluk” dediği, fakat aslında insanın kendini kurduğu alanlardır. Ne var ki bu alan giderek daralır. Çünkü kontrol edilemeyen, ölçülemeyen ve üretime dönüştürülemeyen hiçbir şey sistem için kabul edilebilir değildir. Böylece insan, yalnızca dış dünyada değil, kendi iç dünyasında da yer kaybetmeye başlar.

Zamanın kaybı burada başlar: dışarıda değil, içeride. Bir günün nasıl geçtiğini hatırlayamamakta, bir anın iz bırakmadan silinmesinde, yaşananların deneyime dönüşmeden akıp gitmesinde. İnsan artık zamanın içinde biriktirmez; sadece tüketir. Ve bu tüketim, fark edilmediği sürece hızlanır.

Bir zamanlar teknolojinin, makinelerin ve kolaylıkların bize daha fazla boşluk açacağına inanılmıştı. Oysa olan tam tersidir. Kolaylık arttıkça beklenti artmış, hızlandıkça zaman daralmış, üretim arttıkça yaşamın kendisi geri çekilmiştir. Çünkü mesele hiçbir zaman iş yükü değildi; mesele zamanın kendisinin bir değere, bir ölçüye, bir karşılığa bağlanmasıydı. İnsan, artık yalnızca çalışmaz; zamanını verir. Ve verdiği şeyin karşılığında kazandığını düşündüğü şey, çoğu zaman kaybettiği şeyin yerini dolduramaz.

Belki de en derin yanılgı burada yatar. İnsan zamanını yönetebileceğini düşünür, oysa çoğu zaman yaptığı şey, onu daha düzenli bir şekilde teslim etmektir. Gününü planlamak, saatlerini bölmek, verimliliğini artırmak… Bütün bunlar bir kontrol hissi yaratır. Ama bu kontrol, zamanın kendisi üzerinde değil, onun nasıl harcandığı üzerinedir. Ve harcanan şey, geri dönmez.

Yine de her şey tamamen kaybolmuş değildir. Çünkü zamanın bir kısmı hâlâ geri çağrılabilir. Bazen bir koku, bazen bir ses, bazen önemsiz gibi görünen bir an, geçmişin derinliklerinden bir parçayı bugüne taşır. O an, zaman yeniden genişler; geçmiş ve şimdi iç içe geçer. İşte o kısa anlarda, insan zamanın sadece akıp gitmediğini, aynı zamanda içinde saklandığını fark eder. Ancak bu farkındalık, nadir ve kırılgandır. Ve çoğu zaman, hızın içinde kaybolur.

Belki de asıl mesele, zamanı geri kazanmak değil, onunla yeniden bağ kurmaktır. Onu sürekli doldurmak yerine bazen boş bırakmak, onu ölçmek yerine hissetmek, onu yönetmek yerine içinde var olmayı denemek… Çünkü zaman, ele geçirilecek bir şey değil, içinde yaşanacak bir alandır.

Ve insan, bu alanla bağını kaybettiğinde, aslında yalnızca zamanını değil, kendini de kaybeder.

Yorum bırakın