Bir ülke bazen tanklarla teslim alınmaz.
Sessizce fakat kararlılıklar darp edilir, hem de kendi yöneticileri tarafından!
Önce kelimeler anlamını kaybeder.
Sonra kurumlar.
Sonra da insanlar birbirine olan güvenini yitirir.
Modern çağda darbeler artık yalnızca üniformalarla yapılmıyor. Çünkü günümüz dünyasında güç daha sofistike araçlarla hareket ediyor. Mahkeme salonları, televizyon ekranları, sosyal medya algoritmaları, ekonomik operasyonlar, soruşturmalar, bilgi sızıntıları ve kamuoyu manipülasyonu; modern siyasetin yeni savaş alanlarına dönüşmüş durumda.
İşte bu yüzden son yıllarda dünya siyasetinde giderek daha fazla duyulan bir kavram var:
“Lawfare” — yani hukukun siyasal silah olarak kullanılması.
Bu kavram ilk bakışta bir komplo teorisi gibi gelebilir. Ancak Latin Amerika’dan Avrupa’ya, ABD’den Orta Doğu’ya kadar birçok ülkede aynı tartışma yaşanıyor:
“Hukuk gerçekten adalet için mi işliyor, yoksa siyasi sonuç üretmek için mi kullanılıyor?”
Brezilya’da Lula da Silva örneği bu tartışmanın en sembolik vakalarından biri oldu. Lava Jato operasyonlarıyla başlayan süreçte yalnızca yolsuzluk iddiaları değil; medya kampanyaları, itiraf pazarlıkları, kamuoyu baskısı ve siyasi sonuçlar da konuşuldu. Lula’nın seçimlere katılması engellendi, ardından ülkenin ekonomik ve politik yönü tamamen değişti. Özelleştirmeler hızlandı, petrol gelirleri yeniden yapılandırıldı, sosyal politikalar zayıflatıldı.
Fakat asıl önemli nokta şuydu:
Bir toplumun adalete olan ortak inancı sarsıldı.
Türkiye’ye baktığımızda ise benzer tartışmaların giderek büyüdüğünü görüyoruz.
Bir dönem “vesayetle mücadele” adı altında yürütülen büyük davalar alkışlandı. Sonra aynı davaların bir kısmı çöktü. Sahte deliller, manipüle edilmiş kayıtlar ve örgütlü operasyon iddiaları ortaya saçıldı. Dün kahraman ilan edilen savcılar, ertesi gün terör örgütü mensubu olmakla suçlandı.
Toplum burada çok ağır bir gerçekle yüzleşti:
Aynı hukuk sistemi, farklı dönemlerde birbirine tamamen zıt gerçeklikler üretebiliyordu.
İşte güven krizinin başlangıcı tam da burda oldu.
Son yıllarda ise benzer tartışmalar farklı alanlarda yeniden büyümeye başladı. Belediye operasyonları, gazetecilere açılan davalar, siyasetçilerin tutuklanması, sosyal medya paylaşımlarından gözaltılar, ekonomik aktörlere yönelik soruşturmalar, kayyum kararları, kamuoyunda görünür isimlere karşı yürütülen medya kampanyaları…
Bütün bunlar toplumun önemli bir kısmında şu hissi oluşturdu:
“Hukuk artık yalnızca hukuk değil; siyasetin bir uzantısı olabilir.”
Bugün Türkiye’de bir insan daha mahkeme kararı çıkmadan ekranlarda suçlu ilan edilebiliyor. Dosyalar televizyonlara servis ediliyor. Sosyal medyada milyonlarca insan, hukuki süreci bilmeden hüküm veriyor. Mahkemeden önce kamuoyu kararı oluşuyor.
Ve artık insanlar adliyeden çok manşetlerden korkuyor.
Çünkü modern çağın mahkemeleri yalnızca adliye binalarında kurulmaz.
Twitter’da kurulur.
Televizyon ekranlarında kurulur.
YouTube yayınlarında kurulur.
Algoritmaların içinde kurulur.
Bir insan önce dijital olarak mahkûm edilir, sonra hukuki süreç başlar.
Üstelik mesele yalnızca devlet değildir. Muhalefet, medya grupları, uluslararası sermaye çevreleri, dijital platformlar,yandaş gazeyeciler ve çeşitli çıkar ağları da bu savaşın içindedir. Herkes “hakikat” adına konuşur ama çoğu zaman gerçeği değil, kendi tarafının gerçekliğini savunur.
Türkiye’nin bugün yaşadığı en büyük krizlerden biri tam olarak budur:
Ortak gerçeklik kaybı.
Çünkü artık herkesin ayrı bir Türkiye’si vardır.
Bir kesime göre ülke kuşatma altındadır ve devlet sert olmak zorundadır.
Diğerine göre hukuk tamamen siyasallaşmıştır.
Bir başkası her şeyi dış güç operasyonu olarak görür.
Bazıları ise tüm sistemin çürüdüğünü düşünür.
Bu parçalanma büyüdükçe lawfare daha güçlü hale gelir. Çünkü hukukun gerçek gücü yasadan değil, toplumun ona duyduğu ortak güvenden gelir.
O güven kaybolduğunda geriye yalnızca güç kalır.
Ve gücün olduğu yerde hukuk çoğu zaman adalet üretmez; denge üretir.
Bugün Türkiye’de insanların büyük bölümü artık konuşmadan önce düşünmüyor; korkuyor. Gazeteci haber yaparken, akademisyen fikir belirtirken, iş insanı açıklama yaparken, sıradan vatandaş sosyal medyada yorum yazarken risk hesabı yapıyor.
İşte modern sistemlerin en tehlikeli noktası budur:
İnsanları susturmadan sessizleştirmek.
Çünkü açık baskı tepki üretir.
Ama sürekli korku, kriz ve belirsizlik üretmek toplumda yorgunluk oluşturur.
Ve yorgun toplumlar zamanla gerçeği araştırmayı bırakır.
Belki de bugün Türkiye’nin en büyük problemi ekonomi bile değildir.
Daha derin bir şeydir:
İnsanların artık neye inanacağını bilememesi.
Çünkü bir ülkede adalet duygusu çökerse, yalnızca mahkemeler değil; toplumun ortak vicdanı da çöker.
O noktadan sonra beraat eden suçlu görülür, tutuklanan kahramanlaştırılır, gerçek ise gürültünün içinde kaybolur.
Ve bir toplum gerçekliği kaybettiğinde, yönünü de kaybeder.
Yorum bırakın