İnsan, hayata geldiğinde kusursuz bir bütün olduğunu sanır. Zamanla yanıldığını öğrenir. Çünkü yaşam, herkesin kapısını aynı biçimde çalmaz; kimine sevinçle, kimine kayıpla, kimine yalnızlıkla, kimine ise ağır bir sessizlikle gelir. Ve çoğu zaman insanı şekillendiren şey, sahip oldukları değil; eksilenleri olur.
Carl Gustav Jung, “İyi bir şifacı yaralı olmalıdır.” derken yalnızca psikolojiden söz etmiyordu. Aslında insan olmanın en temel gerçeğine işaret ediyordu. Çünkü hiç kırılmamış bir kalp, kırılmış bir kalbin sesini duyamaz. Hiç düşmemiş biri, yerde kalmanın ağırlığını anlayamaz. Hiç karanlıkta yürümemiş biri, ışığın ne kadar kıymetli olduğunu gerçekten bilemez.
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu sürekli bir hedef gibi göstermesidir. Herkes güçlü görünmek, başarılı olmak, kusursuz yaşamak zorundaymış gibi davranır. Oysa insan ruhu kusursuzlukta değil, çatlaklarında görünür. Çünkü ışık, içeriye en çok kırık yerlerden girer.
Belki de bu yüzden hayat, bazı insanlara büyük acılar verir. İlk bakışta bu adaletsiz görünür. Neden bazıları daha fazla kaybeder? Neden bazıları daha ağır sınavlardan geçer? Bu soruların kesin bir cevabı yoktur. Ancak Oruç Aruoba’nın söylediği gibi, belki de büyük sevinçlere ulaşabilmek için insanın büyük acılardan geçmesi gerekir. Çünkü derinlik, yüzeyde oluşmaz. Denizlerin en sakin görünen yerleri bile en büyük basıncı derinliklerinde taşır.
Fakat burada önemli olan acının kendisi değildir. Acı, tek başına öğretmen değildir. Tarih boyunca aynı acıları yaşayan insanların bambaşka insanlara dönüştüğünü gördük. Kimileri yaşadıklarıyla olgunlaştı; kimileri ise sertleşti. Kimileri yaralarını başkalarının yaralarını sarmak için kullandı; kimileri aynı yaraları başkalarına açtı. Demek ki insanı büyüten şey, yaşadığı acı değil; o acıya verdiği anlamdır.
İşte bu yüzden bazı insanlar birbirlerini ilk karşılaşmada bile anlayabilirler. Çünkü onları yakınlaştıran aynı şehirde doğmuş olmaları, aynı dili konuşmaları ya da aynı fikirleri savunmaları değildir. Aralarında görünmeyen başka bir bağ vardır. Aynı kaybın içinden geçmişlerdir. Aynı yalnızlığın duvarlarına dokunmuşlardır. Aynı hayal kırıklıklarının altında ezilmişlerdir. Kelimeler yetersiz kaldığında bile birbirlerinin sessizliğini okuyabilirler.
Hayata aynı açıdan bakan insanlar çoğu zaman tartışabilir. Çünkü fikirler değişir. Dünya görüşleri değişir. İnançlar değişir. Fakat hayata aynı acıdan bakmış insanlar arasında daha derin bir bağ oluşur. Çünkü deneyim, düşünceden daha güçlüdür. Acı, insanın üzerine giydiği tüm maskeleri çıkarır ve geriye yalnızca hakikati bırakır.
Belki de insan olmanın özü tam burada saklıdır. Yaralarımızdan utanmak yerine onları anlamayı öğrenmekte. Kırılmış taraflarımızı gizlemek yerine onları dönüştürebilmekte. Çünkü yaşamın sonunda bizi birbirimize bağlayan şey başarılarımız, makamlarımız, servetimiz ya da unvanlarımız değildir. Bizi birbirimize yaklaştıran şey; düştüğümüz yerler, ayağa kalktığımız anlar ve yürümeye devam etmek için gösterdiğimiz cesarettir.
İnsan yaralarına rağmen değil, çoğu zaman yaraları sayesinde derinleşir.
Ve belki de hayatın en büyük sırrı şudur:
Bazen en iyi şifacılar, hâlâ biraz kanayan yaralara sahip olanlardır.
Yorum bırakın