Gündelik Şiddet-Normal Olmayanın Normalleşmesi

Bugün değilse ne zaman?

Şiddet denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak fiziksel saldırı gelir. Oysa en yaygın şiddet biçimi, çoğu zaman ne kan bırakır ne de mahkeme dosyalarına girer. Çünkü o, hayatın içine çoktan sinsice yerleşmiştir.

Gündelik şiddet tanım olarak; normal olmayanın, zamanla normal kabul edilmesidir.

İnsanın başını sokabileceği güvenli bir eve ihtiyaç duyması doğaldır. Fakat bu ihtiyacın bir tahakküm aracına dönüşmesi, insanların hayatlarının büyük bölümünü yalnızca kira ödeyebilmek için çalışarak geçirmek zorunda kalması doğal değildir. Bir insanın emeğinin neredeyse tamamını sadece barınabilmek için harcaması, ekonomik bir tercih değil; toplumsal bir sorundur.

İnsanın çalışmasının karşılığını alıp ailesini insanca geçindirebilmesi gerekirken, kazancının büyük bölümünü yalnızca karnını doyurabilmek için harcaması da normal değildir. Hayatta kalmanın, yaşamanın önüne geçtiği bir düzen sağlıklı değildir.

Sağlık da bir ayrıcalık değildir. Parası olanın en iyi tedaviye hızla ulaşırken, olmayanın aylarca sıra beklemesi; bazen o sırada hastalığının ilerlemesi, hatta hayatını kaybetmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Eğitim de aynı şekilde bir insan hakkıdır. Fakat kaliteli eğitimin ekonomik güce göre dağıtılması, yetenekli insanların sadece maddi imkânsızlıklar nedeniyle potansiyellerini gerçekleştirememesi; sahip oldukları kabiliyetlerin daha filizlenmeden yok olması da normal değildir.

Sorun yalnızca bu adaletsizlikler değildir.Daha büyük sorun, bütün bunların olağan kabul edilmesidir.

Hatta bunları sorgulayanlara, “Hayat böyle.”, “Düzen bu.”, “Ne var bunda?” diye öğüt verilmesi, gündelik şiddetin en görünmez biçimidir. Çünkü insanlar yalnızca adaletsizliğe maruz bırakılmaz; aynı zamanda adaletsizliği doğal kabul etmeye de zorlanırlar.

Normal olmayanı normal olarak dayatmaya çalışan devletler, hükümetler ya da dünyadaki farklı güç odakları da bunu yalnızca kurallarla değil; kendi propaganda araçları, söylemleri, kültürel üretimleri ve iletişim kanalları aracılığıyla insanların zihinlerinde gönüllü bir kabule dönüştürmeye çalışırlar. Bir düşünce, yeterince tekrar edildiğinde; bir düzen, yeterince uzun sürdüğünde; insanlar çoğu zaman onu sorgulamaktan vazgeçer ve sanki başka bir ihtimal hiç yokmuş gibi yaşamaya başlar.

İnsan hayatını zorlaştıran, onu sürekli baskı altında tutan, yalnızca belirli sınıfların, grupların veya çıkar çevrelerinin lehine işleyen düzenlemelerin sorgulanamaz hâle gelmesi de bu normalleşmenin bir parçasıdır. Kanunlar, kurumlar ve kurallar insanı yaşatmak için vardır; insanı ezmek, korkutmak veya yalnızca belirli kesimlerin çıkarını korumak için değil. Bir kuralın yürürlükte olması, onun mutlaka adil olduğu anlamına gelmez.

Gündelik şiddetin en büyük başarısı, insanlara acıyı unutturması değildir; acıyı sıradanlaştırmasıdır.

İnsan önce rahatsız olur.
Sonra alışır.
En sonunda ise savunmaya başlar.

İşte o an, şiddet görünmez hâle gelmiştir.

Bir toplumun gerçek uygarlığı; inşa ettiği binalarla, ürettiği teknolojiyle ya da ekonomik büyüklüğüyle değil, insan onurunu ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür. Çünkü hiçbir düzen, insanın en temel haklarını bir lütuf gibi sunacak kadar güçlü; hiçbir insan da bunlardan vazgeçecek kadar değersiz değildir.

Belki de asıl soru şudur:

Normal olan gerçekten yaşadığımız hayat mı, yoksa bize normal olduğuna inandırılan hayat mı?

Yorum bırakın