Bir toplum, zincirlerini kırmadan önce onları süslemeyi öğrenmişse, artık en büyük sorun baskı değildir. Baskının normalleşmesidir.
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir iktidar yalnızca zor kullanarak uzun süre ayakta kalmamıştır. Gerçek güç; insanların kendilerini özgür zannetmesini sağlayabildiği anda ortaya çıktı. Çünkü en güvenli hapishane, sınırları kendimiz tarafından çizilmiş o görünmeyen hapishanedir.
Türkiye bugün tam da böyle bir paradoksun içinde yaşıyor.
Artık insanların büyük kısmı ekonomik olarak zor durumda olmasına rağmen ekonomik düzeni değil, birbirini suçluyor. Asgari ücretli başka bir asgari ücretliyi, emekli başka bir emekliyi, kiracı başka bir kiracıyı, işsiz başka bir işsizi hedef gösteriyor. Gerçek sorular ise hiç sorulmuyor.
“Neden üreten daha fakirleşiyor?”
“Neden çalışan geçinemiyor?”
“Neden bir ev sahibi olmak bir ömürlük hayale dönüştü?”
“Neden çocuk sahibi olmak ekonomik cesaret işi oldu?”
Bu soruların yerini çok daha kolay cevaplar aldı.
Çünkü yanlış bilinç tam olarak budur.
İnsanların kendi gerçek çıkarlarını savunmak yerine, kendilerine zarar veren düzenin gönüllü savunucusu hâline gelmesi…
Artık işçi kendisini işçi olarak görmüyor.
Kendini “geleceğin patronu” olarak görüyor.
Hiçbir sermayesi olmayan insan, milyonerlere uygulanacak vergiyi kendi cebinden çıkacakmış gibi savunuyor.
Hayatı boyunca şirket sahibi olamayacak biri, çok uluslu şirketlerin çıkarını kendi çıkarı gibi anlatıyor.
Bir fabrikada vardiya usulü çalışan kişi, kendisini fabrika sahibiyle aynı tarafta; aynı fabrikada çalışan diğer işçiden ise farklı tarafta görüyor.
İşte yanlış bilinç tam burada başlıyor.
Toplum artık kim olduğu üzerinden değil, kim olmayı hayal ettiği üzerinden siyaset yapıyor.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan ekonomik olarak alt ve orta gelir grubunda yaşarken, zihinsel olarak kendisini iktidarın, sermayenin ya da gelecekte ulaşacağını düşündüğü sınıfın parçası gibi konumlandırıyor.
Çünkü sistem ona sürekli aynı hikâyeyi anlatıyor:
“Bir gün sen de zengin olacaksın.”
“Yeterince çalışırsan başaracaksın.”
“Başaramadıysan yeterince istemedin.”
Böylece yapısal sorunlar bireysel başarısızlığa dönüşüyor.
Ekonomik kriz kader oluyor.
Enflasyon alışkanlık oluyor.
Yoksulluk karakter testi oluyor.
Borç yaşama biçimi oluyor.
Çalışmak ise artık yaşamayı sağlayan bir araç değil; sadece hayatta kalmayı sağlayan bir mücadeleye dönüşüyor.
Fakat mesele yalnızca ekonomi değil.
Kimlik siyaseti de aynı mekanizmayı besliyor.
İnsanlar artık vatandaş olmaktan önce bir kimliğin taraftarı hâline getiriliyor.
Partiler değişiyor.
Liderler değişiyor.
Sloganlar değişiyor.
Fakat taraftarlık kültürü değişmiyor.
Artık insanlar politikacıları denetlemiyor.
Politikacıları sahipleniyor.
Oysa demokraside seçmen işveren, siyasetçi çalışandır.
Bugün ise birçok kişi çalışanını değil, patronunu savunuyor.
Devleti yönetenleri eleştirmek yerine onları kendisinin bir uzantısı gibi görüyor.
Eleştiriyi ihanetle, sorgulamayı düşmanlıkla eş tutuyor.
Böylece siyaset hesap vermesi gereken bir kurum olmaktan çıkıyor; kutsanması gereken bir kimliğe dönüşüyor.
Yanlış bilinç yalnızca seçim sandığında oluşmaz.
Televizyonda oluşur.
Sosyal medyada oluşur.
Reklamlarda oluşur.
Dizilerde oluşur.
Tüketim kültüründe oluşur.
İnsanlara sürekli ne düşünmeleri gerektiği değil, ne istemeleri gerektiği öğretilir.
Daha pahalı telefon.
Daha büyük araba.
Daha lüks ev.
Daha gösterişli hayat…
Fakat kimse şu soruyu sormaz:
“Bunlara sahip olmak için ömrümüzden ne kadar vazgeçiyoruz?”
Çünkü tüketim artık ihtiyaç değil, kimlik üretmeye başladı.
İnsanlar karakterleriyle değil, satın alabildikleri ürünlerle değer görüyor.
Borç içinde yaşasa bile zengin görünmeye çalışıyor.
Gerçek özgürlük yerine prestij satın alıyor.
Eğitim de bundan bağımsız değil.
Okullar çoğu zaman sorgulayan birey yetiştirmiyor.
Kurallara uyum sağlayan birey yetiştiriyor.
Başarı; doğru soruyu sormak değil, doğru şıkkı işaretlemek oluyor.
Ezber bilgi ödüllendiriliyor.
Eleştirel düşünce ise çoğu zaman problem çıkarmak olarak görülüyor.
Böyle yetişen birey iş hayatında da aynı refleksi gösteriyor.
Sorgulamıyor.
Uyum sağlıyor.
Çünkü sistem tam da bunu istiyor.
En tehlikeli yanı ise şudur:
Yanlış bilinç, zinciri görünmez hâle getirir.
İnsan zincirini özgürlüğü sanmaya başladığında onu kırmak istemez.
Hatta zincirini eleştirenlere öfkelenir.
Onları düzen bozucu ilan eder.
Çünkü artık düzen onun kimliğinin parçası olmuştur.
Belki de Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca enflasyon değildir.
Yalnızca gelir dağılımı değildir.
Yalnızca adalet değildir.
Belki de en büyük sorun, insanların yaşadıkları düzeni değiştirebilecek güçte olduklarını unutmuş olmalarıdır.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Hiçbir düzen yalnızca iktidar sahipleri sayesinde ayakta kalmaz.
O düzen, ona inanan insanlar sayesinde devam eder.
Ve bazen en güçlü propaganda, insanlara yalan söylemek değildir.
Onlara kendi zincirlerini başarı hikâyesi olarak anlatmaktır.
Yorum bırakın