NATO-2 / GÖSTERİ ÇAĞINA HOŞ GELDİNİZ

Her uluslararası zirvenin ardından aynı manşetler…

“Türkiye’nin prestiji arttı.”

“Dünya liderleri ülkemizde buluştu.”

“Organizasyon kusursuzdu.”

Kameralar döner, kırmızı halılar serilir, konvoylar geçer, protokol gülümser.

Peki bütün bunların sonunda değişen ne oldu?

Emeklinin maaşı mı arttı?

Gençlerin geleceğe olan umudu mu güçlendi?

Kiralar mı düştü?

Hayat pahalılığı mı azaldı?

Yoksa vatandaşın cebinden çıkan para dışında hiçbir şey değişmedi mi?

NATO, kuruluşundan bu yana ortak savunma ve kolektif güvenlik amacıyla kurulmuş bir ittifaktır. Türkiye’ye askerî caydırıcılık, teknoloji paylaşımı ve uluslararası savunma iş birlikleri gibi önemli katkılar sağladığı da bir gerçektir. Fakat gerçekleri konuşacaksak, tek tarafını değil, tamamını konuşmalıyız.

Her ittifakın bir bedeli vardır.

Her stratejik ortaklığın bir maliyeti vardır.

Ve her dış politika kararının kazananı kadar yükünü taşıyanı da vardır.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde anti-emperyalist söylemleriyle öne çıkan, NATO’yu veya yabancı askerî etkileri eleştiren insanlar ağır bedeller ödedi. Kimileri yıllarca özgürlüklerinden mahrum kaldı, kimileri idam edildi. Elbette bu tarihî olayları tek bir sebebe indirgemek doğru değildir. Ancak bunlar, Türkiye’de NATO tartışmasının hiçbir zaman yalnızca askerî bir mesele olmadığını gösteriyor.

Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.

Uluslararası zirveler büyük başarı hikâyeleri olarak sunuluyor.

Günlerce ekranlarda makam araçları…

Kesilen yollar…

Yoğun güvenlik önlemleri…

Liderlerin tokalaşmaları…

Aile fotoğrafları…

Ve milyonlarca insanın hayatına hiçbir etkisi olmayan saatlerce süren canlı yayınlar…

Bütün bunlar için ciddi kamu kaynakları kullanılıyor.

Sonra dönüp millete “ülkemizin prestiji arttı” deniliyor.

Prestij…

Ne kadar ilginç bir kelime.

Çünkü pazarda alışveriş yapan anne prestijle file dolduramıyor.

Emekli prestijle faturasını ödeyemiyor.

Genç prestijle iş bulamıyor.

Çiftçi prestijle mazot alamıyor.

Esnaf prestijle kirasını ödeyemiyor.

Ama ekranlarda her şey mükemmel görünüyor.

Bir yabancı lider çıkıp diplomatik nezaket gereği “Yollarınız çok güzel.” diyor.

Bir başkası organizasyonu övüyor.

Biz ise bunu tarihî başarı diye alkışlıyoruz.

Asfaltın övülmesi refah değildir.

Misafir ağırlamak kalkınma değildir.

Fotoğraf vermek güç değildir.

Çünkü gerçek güç; vatandaşının yarınından endişe etmediği bir ülke kurabilmektir.

Bugün milliyetçiliği çoğu zaman sofralara sıkıştırıyoruz.

Kahvemizi anlatıyoruz.

Yemeklerimizi tanıtıyoruz.

Tatlılarımızla övünüyoruz.

Elbette kültürümüzü tanıtmak kıymetlidir.

Ama milliyetçilik yalnızca mutfağını tanıtmak değildir.

Gerçek milliyetçilik;

Üreten çiftçini koruyabilmektir.

Bilim insanını ülkede tutabilmektir.

Gençlerine gelecek verebilmektir.

Adaleti herkes için eşit uygulayabilmektir.

Çalışanın emeğinin karşılığını verebilmektir.

Çocuklarına fırsat eşitliği sunabilmektir.

İnsanların hayatta kalmayı değil, yaşamayı planlayabildiği bir ülke kurabilmektir.

Çünkü güçlü devlet; yabancı liderlerden alkış alan değil, kendi vatandaşından dua alan devlettir.

Liderler gelir.

Liderler gider.

Zirveler biter.

Kameralar kapanır.

Kırmızı halılar toplanır.

Manşetler değişir.

Ama geriye yine aynı soru kalır:

Bu ülkenin gerçek sahibi olan millet, bütün bunların sonunda ne kazandı?

Belki de artık alkışlanan organizasyonları değil, sorgulanmayan sonuçları konuşmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü gösteri ile gerçek arasındaki mesafe büyüdükçe, alkış artar; refah ise yerinde sayar.

Ve unutmayalım…

Bir ülkenin büyüklüğü, ağırladığı lider sayısıyla değil; vatandaşına sağlayabildiği adalet, refah ve umutla ölçülür.

Gösteri çağına hoş geldiniz.

Yorum bırakın