Düşünmenin Yerini Alan Kanaat Toplumları

Her konuda fikri olan, ama çok az konuda gerçekten bilgisi olan bir topluma dönüşüyoruz.

Siyasetten sanata, ekonomiden tarihe, bilimden insan psikolojisine kadar herkes konuşuyor. Fakat konuşulanların büyük kısmı araştırmanın, sorgulamanın veya düşünmenin ürünü değil; başkalarından ödünç alınmış kanaatlerin tekrarı.

Çünkü artık düşünmek yorucu, kanaat sahibi olmak ise son derece kolay.

Birkaç dakikalık video, birkaç cümlelik paylaşım, birkaç slogan… İnsanlar bunlarla dünyanın en karmaşık meselelerini çözdüklerine inanıyor. Bilgi yerini ezbere, araştırma yerini aidiyete bırakıyor.

Hep söyledik,söylemeye de devam edeceğim: Çağımızda bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı; fakat düşünmek hiç olmadığı kadar zorlaştı. Çünkü bilgi arttıkça dikkatimiz parçalandı. Bir düşüncenin içinde uzun süre kalamıyor, onu olgunlaştıramıyor, onunla mücadele edemiyoruz. Sürekli yeni bir bilgi geliyor ve bir öncekini düşünmeye fırsat bırakmadan yerini alıyor. Böylece bilgi çoğalıyor, fakat düşünce derinleşmiyor.

Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu‘nda konuyu böyle özetlemişti, modern dünya her şeyi görünür, erişilebilir ve anlık hâle getirirken; görünürlüğü hakikatin yerine koyuyor. Oysa her şeyin görünür olması, her şeyin anlaşılmış olduğu anlamına gelmez. Düşünce, hızın değil; yavaşlığın içinde filizlenir.

Oysa düşünmek; şüphe etmeyi, yanılmayı, fikrini değiştirebilmeyi gerektirir. Kanaat ise çoğu zaman bunların hiçbirini istemez. Kanaat kendinden emindir. Delile değil, ait olduğu kalabalığa yaslanır.

Belki de bu yüzden bugün en değerli cümlelerden biri unutuldu:

“Bilmiyorum.”

Oysa “bilmiyorum” demek cehalet değil, öğrenmenin başlangıcıdır. Gerçek bilgi, insanın bilmediklerini fark etmesiyle başlar.

Fakat kanaat toplumunda bunun tam tersi yaşanır. Bilmemek ayıp sayılır, her konuda konuşmak ise erdem gibi sunulur. İnsanlar cevap vermek zorunda hisseder; susmak ya da araştırmak akıllarına bile gelmez. Özellikle yaşadığımız cografya özelinde !

Böylece düşünce ölür.

Yerine sloganlar gelir.

Yerine ezberlenmiş cümleler gelir.

Yerine hazır paketlenmiş fikirler gelir.

İnsanlar artık fikir üretmez; fikir tüketir.

Ulus Baker’in üzerinde durduğu temel ayrımlardan biri tam da burada başlar. Düşünce, insanın kendi zihninde ürettiği bir karşılaşmadır; kanaat ise çoğu zaman dışarıdan alınmış hazır bir konumdur. İnsan düşünmeyi bıraktığında yalnızca başkasının cümlelerini kendi sesiyle tekrar etmeye başlar. Böylece fikir sahibi olduğunu sanır; oysa yalnızca fikir taşıyıcısına dönüşmüştür.

Bugün birçok insanın fikri vardır; fakat o fikrin nasıl oluştuğunu anlatmasını istediğinizde sessizlik başlar. Çünkü kanaat çoğu zaman gerekçeye değil, tekrara dayanır. Aynı cümleyi bin kez duymak onu doğru yapmaz; yalnızca tanıdık hâle getirir.

Sistem de tam olarak bunu ister. Çünkü düşünen birey öngörülemezdir. Sorgular, itiraz eder, delil ister. Kanaat sahibi birey ise yönetilmesi en kolay kişidir. Ona ne düşüneceği değil, yalnızca hangi tarafı tutacağı söylenir. Tanıdık geldi değil mi ? !

Çünkü yönetmek için insanların düşünmesini engellemek gerekmez; düşünmeye ihtiyaç duymamalarını sağlamak yeterlidir.

Ve insanlar yavaş yavaş kendi zihinlerinin mahkûmu hâline gelir. Kendi hapishanelerini, kendi elleriyle inşa ederler.

En ağır hapishaneler betonla değil, kesinliklerle kurulur. İnsan bazen kendi kanaatlerinin içine kapanır. Yeni bir düşünceyi tehdit, farklı bir fikri saldırı olarak görmeye başlar. Çünkü kanaat zamanla yalnızca bir görüş olmaktan çıkar; insanın kimliğine dönüşür. Kimlik hâline gelen kanaat ise artık tartışılmaz.

Artık mesele doğruyu bulmak değildir; doğru tarafta görünmektir.

Taraf seçmek, düşünmenin önüne geçer. Bağırmak, konuşmaktan daha değerli hâle gelir.

Kalabalıklar hakikati değil, birbirlerini alkışlar. En çok ses çıkaranlar en çok dinlenir; en çok düşünenler ise çoğu zaman sessiz kalır.

Sonra gürültü büyür. Ama bilgi büyümez. Çünkü gürültü ile düşünce aynı yerde yaşayamaz.

Byung-Chul Han’ın tarif ettiği şeffaflık tam da burada başka bir yüzünü gösterir. Herkes konuşur, herkes paylaşır, herkes görünürdür. Fakat görünürlük arttıkça anlam çoğalmaz; aksine derinlik kaybolur. Sürekli konuşulan bir dünyada düşüncenin sessizliği neredeyse suç gibi algılanmaya başlar.

Toplum sembollere bağlanır. Bayraklara, logolara, liderlere, etiketlere, sloganlara… Bunların temsil ettiği fikirleri sorgulamayı bırakır. Zamanla insanlar fikirleri değil, sembolleri savunmaya başlar.

Çünkü semboller düşünmekten daha kolaydır. Bir sembolün arkasına geçmek, bir fikrin sorumluluğunu üstlenmekten daha az çaba ister.

İşte robotlaşma tam da burada başlar.

İnsanlar kendi akıllarıyla değil, kendilerine yüklenen yazılımlarla hareket eder. Aynı cümleleri tekrar eder, aynı öfkeyi hisseder, aynı kişileri alkışlar, aynı kişilere nefret duyar. Hisleri bile kendilerine ait olmaktan çıkar.

Artık birey yoktur. Sadece çoğaltılmış kanaatler vardır.

Kanaat toplumu büyüdükçe bilgi küçülür. Kalabalık arttıkça düşünce yalnızlaşır.

Belki de bugün içinde yaşadığımız düzen, insanlardan düşünmelerini değil; sürekli tepki vermelerini istiyor. Her olay hakkında hemen konuşmamız, hemen hüküm vermemiz, hemen taraf olmamız bekleniyor. Beklemek zayıflık, susmak bilgisizlik, “emin değilim” demek ise kararsızlık sayılıyor.

Oysa bazen en büyük entelektüel cesaret, konuşmayı erteleyebilmektir.

Ve belki de özgürlüğün en büyük düşmanı sansür değil, insanın düşünmeyi bırakıp başkasının düşüncesini kendi düşüncesi sanmasıdır.

Çünkü bir toplumu zincire vurmanın en kolay yolu, ona zincir taktığını unutturmaktır.

Bu yüzden bazen verilebilecek en cesur cevap şudur:

“Bilmiyorum.”

Çünkü “bilmiyorum” diyen insan hâlâ öğrenebilir.

Düşünmeye başlayabilir.

Şüphe edebilir.

Kendi kanaatini yeniden kurabilir.

Ama her şeyi bildiğini sanan bir toplumun öğreneceği hiçbir şey kalmamıştır.

“Bilmiyorum.”

Çünkü “bilmiyorum” diyen insan hâlâ öğrenebilir. Düşünmeye başlayabilir. Şüphe edebilir. Kendi kanaatini yeniden kurabilir.

Ama her şeyi bildiğini sanan bir toplumun öğreneceği hiçbir şey kalmamıştır.

Asıl felaket cehalet değildir. Cehalet, öğrenmenin öncesidir. Asıl felaket; insanın bilmediğini unutarak bildiğini sanması, kanaatini bilgiyle karıştırmasıdır. Çünkü kanaat, cehaletin en kibirli hâlidir.

Bir toplumun çöküşü, kütüphaneler yandığında başlamaz. İnsanlar soru sormayı bıraktığında başlar. Cevapların çoğaldığı yerde değil, soruların sustuğu yerde düşünce ölür. Düşüncenin öldüğü yerde ise hakikat sessizleşir; onun yerini, kendinden emin kanaatlerin hiç bitmeyen gürültüsü alır.

Belki de bu yüzden bir uygarlığı yıkan şey cehalet değildir. Cehalet öğrenebilir. Bir uygarlığı asıl çökerten, kanaatin bilgeliğin yerine geçmesidir. İnsanlar düşünmeyi bıraktığında geriye yalnızca birbirini tekrar eden kalabalıklar kalır. Kalabalıklar büyüdükçe hakikat çoğalmaz; yalnızca gürültü artar.

Ve gürültünün en tehlikeli yanı, düşüncenin sesini bastırması değildir; insana, o gürültüyü kendi sesi sanacak kadar uzun süre eşlik etmesidir.

Yorum bırakın