“Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”
Belki de insanlığa sorulabilecek en ağır soru budur. Çünkü cevabı yıllarla değil, algıyla ilgilidir. Ömrünü seksen yıl yaşamış biri de aynı cevabı verecektir; yirmi yıl yaşamış biri de: “Bir gün… Belki bir günden de az.”
Peki nasıl olur da onlarca yıl, bir güne dönüşebilir?
Cevabı aslında çok basit;
Zaman, sandığımız kadar mutlak değildir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, zamanı sahip olduğu bir şey sanmasıdır. Oysa zamanı ne durdurabiliriz, ne hızlandırabiliriz, ne de geriye çevirebiliriz. Saatleri biz üretiriz ama zamanı biz üretmeyiz. Takvimleri biz değiştiririz ama geçen günü geri getiremeyiz. İnsan, kontrol ettiğini sandığı şeyin aslında yalnızca ölçüsünü elinde tutmaktadır; kendisini değil.
Daha da ilginci, zamanı yönetmeye çalışırken aslında ona teslim olmuş olmamızdır. Sabahı, öğleni, akşamı biz isimlendirdik; saniyeyi, dakikayı, yılı biz tanımladık. Fakat bütün bu tanımlar, zamanın kendisini değil, yalnızca onun üzerindeki çaresizliğimizi düzenlemeye yaradı. İnsan zamanı kontrol ettiğini düşündü; gerçekte ise sadece ona uyum sağlamayı öğrendi.
Fizik bunu ilk kez Einstein ile söyledi. Hareket eden için zaman yavaşlar, güçlü kütle çekim alanlarında zaman bükülür. Aynı evrende iki farklı saat, iki farklı zamanı yaşayabilir. Demek ki zaman, evrenin değişmez efendisi değil; maddeye, hıza ve bakış açısına göre şekillenen bir boyuttur.
Belki de bu yüzden zaman, evrendeki en demokratik görünen ama en adaletsiz olgulardan biridir. Herkesin bir günü yirmi dört saattir; fakat o yirmi dört saatin ağırlığı herkes için aynı değildir. Bekleyen için uzayan, mutlu olan için hızlanan, acı çeken için durma noktasına gelen şey, aslında saatin akrebi değil; insanın zamana yüklediği anlamda gizlidir.
Kuantum fiziği daha da ilginç bir kapı aralar. En temel seviyede zamanın gerçekten var olup olmadığı bile tartışmalıdır. Bazı yaklaşımlara göre evren, ardışık akan bir film değil; tek bir gerçekliğin farklı kesitlerini algılayan bilinçten ibarettir. Biz “önce” ve “sonra” dediğimiz için zaman vardır. Belki de Allah’ın “Ol” emriyle yaratılan düzende geçmiş, şimdi ve gelecek zaten aynı hakikatin içindedir.
Hatta bazı fizikçiler için zaman, evrenin temel bir yapı taşı bile olmayabilir. Belki de biz değişimi zaman olarak adlandırıyoruz. Eğer hiçbir şey değişmeseydi zamanı hissedebilir miydik? Yoksa zaman dediğimiz şey, hareket eden evrenin zihnimizde bıraktığı izden mi ibaret?
Kur’an ise bunu on dört asır önce insanın varoluşuna uyguluyordu.
Biz zamanı saatlerle ölçerken, ölüm belki de zamanı tamamen değiştiren bir eşiktir. Rahimde geçen dokuz ayı hatırlamıyoruz. Belki ölümden sonraki ilk uyanışta da dünya, anne karnı kadar uzak ve silik gelecektir.
Bu noktada felsefe de bilime şaşırtıcı biçimde yaklaşır. Aziz Augustinus bir itirafında şöyle der: “Zaman nedir? Bana sorulmazsa biliyorum; sorulunca açıklayamıyorum.” Belki de insanlığın binlerce yıldır çözemediği şey tam olarak budur. Zaman, herkesin içinde yaşadığı ama kimsenin tam olarak tarif edemediği tek gerçekliktir.
İbn Arabî ise meseleye bambaşka bir pencereden bakar. Ona göre zaman, Allah’ın yaratılmışlar üzerindeki tecellisidir; mutlak olan yalnızca O’dur. Geçmiş de gelecek de insanın sınırlı idrakine aittir. Allah için beklemek yoktur, gecikmek yoktur, acele etmek yoktur. O, bütün zamanların yaratıcısıdır; zamanın içinde değil, zaman O’nun kudreti içindedir.
Modern fizikte ise “Blok Evren” yaklaşımı çok farklı ama düşündürücü bir ihtimal ortaya koyar. Eğer bu model doğruysa, geçmiş de gelecek de aslında aynı uzay-zaman dokusunun içindedir. Biz yalnızca bilincimizle o dokunun üzerinde ilerlediğimizi zannederiz. Henüz yaşamadığımız yarın bile belki evrenin bir yerinde vardır; biz sadece ona henüz ulaşmamışızdır.
İlginç olan, birbirinden asırlarca uzak bu üç yaklaşımın aynı noktada buluşabilmesidir: Zaman, insanın sandığından çok daha gizemlidir.
İşte bu yüzden Allah’ın Kur’anda “Bir gün veya daha az.” demesi şaşırtıcı değildir. Çünkü sonsuzluğun yanında milyarlarca yıl bile sıfıra yaklaşır. Matematikte herhangi bir sonlu sayı sonsuzluğa bölündüğünde sonuç sıfırdır. Belki de ahiretin sonsuzluğu karşısında dünya ömrü tam olarak budur: Sıfıra yaklaşan bir an.
İlginç olan şudur ki, insan zamanı hiçbir zaman içinde bulunduğu anda fark edemez. Çocukken büyümek ister, gençken yetişmeye çalışır, yaşlandığında ise biraz daha vakit diler. Geçmişi yaşarken gelecek için endişelenir; gelecek geldiğinde ise geçmişi özler. Belki de insan, zamanı yalnızca kaybettiğinde fark eden tek varlıktır.
Fakat insanın en büyük yanılgısı zamanı uzun sanmasıdır.
“Hâlâ vaktim var.”
Belki de şeytanın insana söylediği en tehlikeli cümle budur. Çünkü hiçbir gün, yaşandığı anda son gün olduğunu söylemez. Takvim sessizce ilerler; fakat ömür eksilerek.
Belki de zamanın bize verilmiş olması, onun bize ait olduğu anlamına gelmez. Çünkü sahip olduğumuz hiçbir şeyi istediğimiz kadar uzatamayız. Bir nefesi bile birkaç dakika sonra geri alamayan insanın, yılların sahibi olduğunu düşünmesi ne büyük bir çelişkidir. Biz zamana hükmetmiyoruz; yalnızca onun içinde misafir olarak yürüyoruz.
İnsan ev, araba, makam, servet ve şöhret peşinde yıllar harcar. Sonra bir tabutun içine sığacak kadar küçülür. O gün geriye dönüp baktığında, uğruna birbirini kırdığı meselelerin hiçbirinin ağırlığı kalmaz. Dünyanın en büyük tartışmaları bile mezar taşının üzerinde tek satırlık tarihlere dönüşür.
Belki de ayetin asıl sarsıcı tarafı zaman değil, amaçtır:
“Sizi boşuna yarattığımızı mı sandınız?”
Çünkü insanın problemi ölüm değildir; anlamsız yaşamaktır.
Saatler geçer, takvimler değişir, saçlar ağarır. Fakat insan sadece yaş alır; olgunlaşmazsa zamanı gerçekten yaşamış sayılmaz. Bir ömür, içi boşsa bir gün bile etmez. Ama hakikat uğruna geçirilen tek bir an, bazen bütün bir ömre bedel olabilir.
Belki de ölüm, hayatın sonu değil; zamanın anlam değiştirdiği andır.
O gün bize “Kaç yıl yaşadın?” diye değil, “Sana emanet edilen o kısa zamanda ne yaptın?” diye sorulacak.
Ve belki de dinin vahyi, felsefenin sorgulaması ve fiziğin ulaştığı en ileri teoriler, insanı aynı hakikatin eşiğine getiriyor:
Zaman, bizim içinde yürüdüğümüz bir yol değildir. Belki de zaman, bizi kendi sonumuza doğru sessizce taşıyan görünmez bir nehirdir. Biz akıntıyı yönettiğimizi sanırken, aslında yalnızca onun üzerinde kısa bir yolculuk yapan yolcularız.
Ve belki de bütün mesele, ne kadar yaşadığımız değil; bize emanet edilen o kısacık zamanın içinde, sonsuzluğa değecek kadar anlam bırakıp bırakamadığımızdır.
Yorum bırakın