İlk bakışta cevap vermesi kolay gibi görünen bazı sorular vardır. Fakat biraz düşünmeye başladığınızda, aslında insan aklının en derin çıkmazlarından birine dönüştüklerini fark edersiniz.
Bunlardan biri de şudur:
Eğer Allah geçmişi, bugünü ve geleceği eksiksiz biliyorsa, benim yarın ne yapacağımı da biliyor demektir. Peki o zaman gerçekten özgür müyüm?
Çünkü eğer Allah, daha ben doğmadan önce hangi kararları vereceğimi, hangi günahları işleyeceğimi, hangi iyilikleri yapacağımı ve sonunda cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğimi biliyorsa; ben gerçekten seçim yapan biri miyim, yoksa zaten sonucu belli olan bir senaryoyu yaşayan bir karakter miyim?
Bu soru yalnızca İslam’ın değil; Hristiyanlığın, Yahudiliğin ve genel olarak teizmin en eski tartışmalarından biridir.
İnsan aklı burada iki mutlak kavramı aynı anda anlamaya çalışır.
Bir tarafta Allah’ın mutlak bilgisi…
Diğer tarafta insanın özgür iradesi…
İlk bakışta bu ikisi birbirini dışlıyor gibi görünür.
Çünkü biz insanlar bilgiyi zaman içinde ediniriz.
Dünü hatırlarız.
Bugünü yaşarız.
Yarını ise tahmin ederiz.
Allah ise İslam inancına göre zamanın içinde yaşayan bir varlık değildir. O, zamanı yaratan kudrettir. Geçmiş de gelecek de O’nun ilminde aynı anda mevcuttur.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, Allah’ın bilgisini kendi bilgisiyle kıyaslamasıdır.
Biz “önceden biliyor” dediğimizde, aslında zamanı esas alıyoruz.
Oysa Allah için “önce” ve “sonra” kavramlarının bizim anladığımız anlamda geçerli olup olmadığı bile başlı başına felsefi bir tartışmadır.
Bunu anlamaya çalışırken şöyle bir örnek verilebilir.
Yüksek bir dağın zirvesinde duran biri, kıvrılarak ilerleyen uzun bir yolu başından sonuna kadar görebilir.
Yolun başındaki insan ise yalnızca önündeki birkaç metreyi görür.
Dağın tepesindeki kişinin yolu tamamen görüyor olması, aşağıdaki insanın hangi adımı atacağını zorladığı anlamına gelmez.
O yalnızca görebildiği için bilir.
Fakat Allah örneği bundan da ötedir.
Çünkü Allah yalnızca sonucu gören biri değildir; zamanın tamamını kuşatan mutlak ilmin sahibidir.
İşte tam burada başka bir soru doğuyor.
Eğer Allah, benim sonunda cehenneme gideceğimi ezelden biliyorsa, neden beni yarattı?
Bu soru bazen itiraz olarak, bazen de samimi bir arayış olarak dile getirilir.
Belki de cevap, yaratılmanın amacını yalnızca sonuç üzerinden okumamamız gerektiğinde saklıdır.
Çünkü bir öğretmenin öğrencisinin sınavdan kalacağını tahmin etmesi, öğrenciyi başarısız yapan şey değildir.
Başarısızlığı oluşturan, öğrencinin kendi tercihleri ve davranışlarıdır.
Ancak bu örnek de sınırlıdır.
Çünkü öğretmenin bilgisi tahmindir.
Allah’ın bilgisi ise yanılmaz.
İşte insan aklını zorlayan nokta tam da budur.
İslam düşüncesinde birçok âlim, Allah’ın bilmesinin insanı zorlamadığını söyler.
Yani Allah, insan mecbur olduğu için bilmez.
İnsan özgür tercihini yapacağı için bilir.
Buradaki sebep-sonuç ilişkisi, bizim alışık olduğumuz mantığın tersine işler.
Biz “Biliniyorsa yapılmak zorundadır.” diye düşünürüz.
İslam düşüncesi ise “Yapılacağı için bilinmektedir.” der.
Aradaki fark küçük gibi görünse de bütün tartışmanın merkezindedir.
Fakat yine de şu soru ortada durmaya devam eder:
Eğer sonucu değiştiremeyeceksem, özgürlüğümün anlamı nedir?
Belki de burada “sonucu değiştirmek” ile “sonucu seçmek” arasındaki farkı ayırt etmek gerekir.
İnsan, Allah’ın bilgisini değiştiremez.
Fakat Allah’ın bildiği şey zaten insanın kendi özgür tercihi olacaktır.
Başka bir ifadeyle Allah, insanı kukla gibi yönlendirdiği için değil; insanın özgürce yapacağı seçimi eksiksiz bildiği için bilir.
Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek ise belki de insan aklının sınırlarını aşan bir meseledir.
Çünkü zamanın içinde yaşayan bir varlığın, zamanın dışında olduğu kabul edilen bir varlığın bilgisini bütünüyle anlayabilmesi mümkün olmayabilir.
Aslında bu noktada tartışma yeniden ilk bölüme bağlanıyor.
İlâhî adalet…
İlâhî bilgi…
Özgür irade…
Bu üç kavram birbirinden bağımsız değildir.
Eğer insan gerçekten özgür değilse, adalet anlamsızlaşır.
Eğer Allah her şeyi bilmiyorsa, ilâhlık eksik kalır.
Eğer hem mutlak bilgi hem de mutlak adalet varsa, o hâlde insanın özgürlüğünü bizim bugün tam olarak açıklayamadığımız bir düzlemde yeniden düşünmemiz gerekir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, sonsuz olanı sonlu akılla tamamen çözebileceğini sanmasıdır.
Bu, aklı kullanmamak anlamına gelmez.
Tam tersine, aklı sonuna kadar kullanmak; fakat onun sınırlarının da farkında olmaktır.
Çünkü belki de bazı soruların değeri, kesin bir cevaba ulaşmalarında değil; insanı hakikate biraz daha yaklaştırmalarındadır.
Ve belki de özgür iradenin en büyük göstergesi, insanın kendisine verilmiş olan aklı kullanarak bu soruları sormaya devam edebilmesidir.
Yorum bırakın