Kimse Görmediğinde

İnsan çoğu zaman ahlaklı olduğunu düşünürken aslında yalnızca kurallara uyuyordur. Bu ikisi birbirine benzer görünür ama aynı şey değildir. Kurallar dışarıdan gelir; ahlak ise insanın kendi içinde kurduğu sınırlarla ilgilidir. Bir şeyi yapmamak için mutlaka bir ceza tehdidine, bir otoriteye, bir kameraya ya da bizi gören bir göze ihtiyaç duyuyorsak, burada ahlaktan çok denetimden söz ediyor olabiliriz. Çünkü gerçek soru, insanın ne yaptığı değil, neden yaptığıdır.

Bir çocuğa sürekli “Bunu yaparsan ceza alırsın” denildiğinde, ona yanlışın neden yanlış olduğu öğretilmiş olmaz. Daha çok, yanlışın bir bedeli olduğu öğretilir. Aynı şekilde “Bunu yaparsan sana ödül veririm” dediğimizde de iyiliğin kendisi değil, karşılığı öğretilmiş olur. O çocuk büyüdüğünde cezanın olmadığı, ödülün bulunmadığı, kimsenin kendisini görmediği bir yerde ne yapacaktır? Asıl ahlak sorusu tam da burada başlar.

Çünkü insanın karakteri çoğu zaman kalabalığın içinde değil, yalnız kaldığında ortaya çıkar. Kimsenin görmeyeceğini bildiği bir fırsatın karşısında, yakalanma ihtimalinin bulunmadığı bir anda, yaptığı şeyin hesabını hiç kimseye vermeyeceğinden emin olduğunda insanın vereceği karar, onun hakkında çok şey söyler. O anda toplum yoktur, hukuk yoktur, patron yoktur, aile yoktur, itibar kaygısı yoktur. İnsanla kendi vicdanı baş başadır.

Vicdanın ilginç tarafı da budur. Dışarıdan gelen bir emir değildir. Bazen insanın çıkarına aykırı konuşur. Bazen hiçbir şey kaybetmeyecek olsak bile bizi bir haksızlıktan uzak tutar. Bazen kimsenin bilmeyeceği bir iyiliği yaptırır. Bazen de yıllar önce yaptığımız bir hatayı, dünyadaki herkes unutmuş olsa bile bize unutturmaz. İnsan başkalarından kaçabilir ama kendi zihninden bütünüyle kaçamaz. Belki de vicdanın gerçek gücü burada yatar.

Din ve ahlak ilişkisi de bu noktada daha dikkatli düşünülmesi gereken bir alandır. İnsanlık tarihi boyunca ahlak çoğu zaman Tanrı, günah, sevap, cennet, cehennem, hesap ve sorumluluk kavramlarıyla birlikte anlatılmıştır. Bunun insan davranışını düzenleyen güçlü bir tarafı olduğu açıktır. Fakat yine de şu soru ortada durur: Bir insan yalnızca Tanrı kendisini gördüğü için kötülük yapmıyorsa, onu iyi yapan şey gerçekten ahlak mıdır, yoksa gözetleniyor olma duygusu mudur?

Bu soru inancı küçümseyen bir soru değildir. Çünkü Tanrı’ya inanan bir insan da iyiliği korkudan değil, vicdanından ve insanlık anlayışından dolayı seçebilir. Hatta inancı onun vicdanını daha da derinleştirebilir. Mesele Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak değildir. Mesele, ahlakın yalnızca bir denetim mekanizmasına dönüşüp dönüşmediğidir. Çünkü gözetleyen göz ortadan kalktığında bütün sınırlar da ortadan kalkıyorsa, orada ahlaktan çok disiplin vardır.

Bir güvenlik kamerasının altında hırsızlık yapmamak tek başına erdem değildir. Polis görünce hızını düşürmek trafik ahlakı değildir. Patron yanındayken kusursuz çalışmak iş ahlakının kanıtı değildir. İnsanların seni iyi biri olarak görmesini istediğin için yardım etmek bile her zaman saf bir iyilik anlamına gelmez. İnsan davranışının gerçek değeri, çoğu zaman seyircinin bulunmadığı yerde anlaşılır.

Bu yüzden ahlakın en güçlü ölçütlerinden biri, kötülük yapma imkânına sahipken onu seçmemektir. Bir insan güçsüz olduğu için zarar vermiyorsa, bu onun erdemli olduğunu kanıtlamaz. Gücü olduğu hâlde zarar vermemeyi seçiyorsa iş değişir. Yalan söyleyemediği için dürüst olan kişiyle, yalanın kendisini kurtaracağını bildiği hâlde doğruyu söyleyen kişi aynı değildir. Çalamadığı için çalmayanla, çalabileceği ve asla yakalanmayacağı hâlde elini uzatmayan da aynı değildir. Ahlak tam olarak bu farkın içinde yaşar.

Belki de bu yüzden özgürlük, ahlakın en ağır sınavıdır. İnsan ne kadar özgürse, seçiminin değeri de o kadar büyür. Çünkü bütün yollar açıkken doğru yolu seçmek, tek bir yola zorlanmaktan daha anlamlıdır. Birinin sürekli başında durup ne yapacağını söylediği bir dünyada düzgün davranmak kolaydır. Asıl mesele, kimsenin seni durduramayacağı bir anda kendini durdurabilmektir.

Toplumlar da aslında sadece yasalarla ayakta durmaz. Hiçbir devlet her sokağa polis koyamaz, hiçbir şirket her çalışanı sürekli izleyemez, hiçbir aile çocuğunu ömür boyu kontrol edemez. Medeniyet dediğimiz şey biraz da insanların, dışarıdan bir göz olmasa bile bazı sınırları kendi içlerinde taşımasıdır. O sınırın adı bazen vicdandır, bazen karakter, bazen inanç, bazen insanlık. İsimler değişebilir ama temel soru değişmez: Kimse görmediğinde sen kimsin?

Belki insanın gerçek yüzü de tam olarak orada ortaya çıkar. Başkalarının önünde kim olduğumuzun bir kısmı sosyal hayatın ürünüdür. Ne söyleyeceğimizi, nasıl davranacağımızı, ne kadar ileri gideceğimizi çevremize göre ayarlarız. Fakat yalnız kaldığımızda bütün bu dekor yavaş yavaş ortadan kalkar. Ünvanlar, itibar, övgü, korku ve gösteriş geri çekilir. Geriye insanın kendisi kalır.

Ve belki ahlakın en sade tanımı da budur: Hiç kimsenin görmediği bir yerde bile kendine yakıştıramadığın şeyi yapmamaktır. Çünkü insanın kaçamayacağı en uzun mahkeme, kendi zihnidir. Bazen bütün dünya seni haklı bulabilir ama sen kendi içinde suçlu olduğunu bilirsin. Bazen de hiç kimse yaptığın iyiliği görmez ama sen neden yaptığını bilirsin. Sonunda insanın asıl hesabı, çoğu zaman başkalarına değil, kendisine karşıdır.

Bu yüzden gerçek ahlak, yalnızca cezanın olmadığı yerde kötülük yapmamak değildir. Ödülün olmadığı yerde de iyilik yapabilmektir. Ve belki insanın karakteri, tam da hiçbir karşılık beklemediği o sessiz anda belli olur.

Yorum bırakın