Bir ülkenin çöküşü her zaman büyük bir gürültüyle başlamaz. Bazen ne tanklar geçer caddelerden ne de binalar yıkılır. Devlet kurumları yerinde durur, bayrak dalgalanır, insanlar sabah işe gider; fakat toplum içeriden, yavaş yavaş çözülmeye başlar. Önce konuşma biçimi bozulur. Sonra birbirini dinleme iradesi kaybolur. Farklı düşünmek suç, eleştirmek ihanet, susmak ise güvenli bir sığınak hâline gelir. Siyasi kararsızlık, ekonomik belirsizlik ve toplumsal güvensizlik birbirini besledikçe ülke yalnızca yönetim bakımından değil, ahlaken ve zihnen de yorulur. Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl tehlike, sadece kötü yönetilmek değildir; birlikte yaşama yeteneğimizi kaybetmektir.
Artık insanların nasıl giyineceği bile başkalarının meselesi hâline geldi. Açık giyinen kapalı olana, kapalı giyinen açık olana öfkeyle bakabiliyor. Bir kadın başını örttüğü için gerici, örtmediği için ahlaksız ilan edilebiliyor. Kıyafet, kişinin kendi tercihi olmaktan çıkarılıp siyasi ve ahlaki bir kimlik belgesine dönüştürülüyor. Oysa özgürlük, yalnızca bizim gibi yaşayanların özgür olması değildir. Gerçek özgürlük, tercihlerini onaylamadığımız insanların da korkmadan yaşayabilmesidir. Bir insanın kıyafetine bakarak karakteri, ahlakı, zekâsı veya inancı hakkında hüküm vermek özgürlük değil, haddini bilmemektir.
Sorunun kökünde, herkesin kendi fikrini mutlak doğru kabul etmesi yatıyor. İnsanlar artık anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor. Tartışmalar düşünceyi geliştirmek için değil, karşı tarafı susturmak için yapılıyor. Kimse “Yanılıyor olabilir miyim?” diye sormuyor. Herkes kendisini doğrunun merkezine, karşısındakini ise cehaletin, kötülüğün veya ihanetin tarafına yerleştiriyor. Böyle bir toplumda ortak akıl oluşmaz; yalnızca birbirine bağıran kalabalıklar meydana gelir.
Kutuplaşma tam da burada başlıyor. İnsanlar fikirleriyle değil, ait oldukları kamplarla değerlendiriliyor. “Bizden mi, onlardan mı?” sorusu; “Söylediği doğru mu, yanlış mı?” sorusunun önüne geçiyor. Bizden olanın hatası görmezden geliniyor, bizden olmayanın doğrusu bile kabul edilmiyor. Aynı davranış karşı taraftan gelince ahlaksızlık, kendi tarafımızdan gelince zorunluluk sayılıyor. Adaletin yerini aidiyet aldığında toplumun vicdanı bozulur. Çünkü vicdan taraf tutmaya başladığı anda vicdan olmaktan çıkar.
Din konusunda da aynı hastalık yaşanıyor. Bir kesim dini değerleri aşağılayarak çağdaş olduğunu zannediyor; başka bir kesim ise inandığı için kendisini otomatik olarak daha ahlaklı ve daha üstün kabul ediyor. İnanan, inanmayanı küçümsüyor; inanmayan, inananı cahillikle suçluyor. Oysa inanç, insanın başkasına karşı kullanacağı bir üstünlük belgesi değildir. İnançlı olmak kimseye hakaret etme, baskı kurma veya başkasının hayatına müdahale etme hakkı vermez. İnançsız olmak da insanların kutsal kabul ettiği değerlere saldırmayı özgürlük yapmaz. Bir kişinin neye inanacağı ya da inanmayacağı kendi vicdanının meselesidir. Toplumun görevi insanları aynılaştırmak değil, farklılıkları düşmanlığa dönüştürmeden birlikte yaşatabilmektir.
Benzer bir ayrışma kadınlar ve erkekler arasında da büyüyor. Kadınların tamamını çıkarcı, erkeklerin tamamını zalim ilan eden bir dil yayılıyor. Bir tarafın yaptığı yanlış diğer tarafın bütününe yükleniyor. Aldatma, şiddet, manipülasyon, ekonomik sömürü ve psikolojik baskı yalnızca tek bir cinsiyetin sorunuymuş gibi anlatılıyor. Oysa yanlışın cinsiyeti yoktur. Yanlış yapan kadınsa kadın olduğu için korunmamalı, erkekse erkek olduğu için mazur görülmemelidir. Ancak bu gerçeği söylemek, kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik sistematik şiddetin ağırlığını küçültmek anlamına da gelmez. Kadınların öldürüldüğü, tehdit edildiği ve defalarca yardım istemesine rağmen korunamadığı bir ülkede hiçbir yönetim kendisini başarılı kabul edemez.
Daha korkuncu, çocuklara yönelik taciz ve istismar haberlerinin sıradanlaşmasıdır. Kız çocuklarının yanında erkek çocuklarının da benzer saldırıların hedefi olduğuna dair vakalar ve iddialar toplumun önüne geliyor. Bir çocuğun güvenliğini sağlayamayan aile, kurum veya devlet; geleceği koruduğunu söyleyemez. Bu mesele siyasi görüşlerin, dini kimliklerin ve kurum itibarlarının üzerinde tutulmalıdır. Fail hangi mahalleden, cemaatten, partiden, meslekten ya da aileden olursa olsun korunmamalıdır. Çocuğun değil kurumun adını, mağdurun değil failin itibarını düşünen her anlayış çürümenin ortağıdır.
Toplumda artan saygısızlık yalnızca sokaktaki davranışlarda görülmüyor. Televizyonda, sosyal medyada, siyasette ve gündelik ilişkilerde hakaret neredeyse normal iletişim biçimine dönüştü. İnsanlar karşısındakini ikna etmek yerine aşağılamayı tercih ediyor. Yaşlıya, çocuğa, kadına, erkeğe, çalışana, işsize, göçmene, yoksula, zengine; kısacası herkese karşı kullanılabilecek hazır bir nefret dili var. En çok bağıran haklı, en ağır hakaret eden güçlü zannediliyor. Oysa kabalık güç değil, düşünce yetersizliğinin gürültüsüdür.
Bu sosyal çürümenin siyasi alandaki karşılığı, hükümetin ve devlet yönetiminin eleştirilemez hâle gelmesidir. Bir ülkede iktidarın yaptığı yanlışları dile getiren herkes hain, nankör veya düşman ilan ediliyorsa orada demokrasi yalnızca sandığa indirgenmiş demektir. Hükümet devlete, devlet bir partiye, parti ise birkaç kişiye eşitlenemez. İktidarı eleştirmek ülkeye düşmanlık değil, vatandaşlık hakkıdır. Asıl tehlikeli olan, yapılan hataları gördüğü hâlde siyasi aidiyeti zarar görmesin diye susmaktır.
Bununla birlikte muhalefet etmek de yapılan her şeyi değersiz görmek, ülkenin başarısızlığından memnun olmak veya doğru adımları sırf iktidardan geldiği için reddetmek değildir. İktidarın her yaptığını savunmak ne kadar körlükse, her yaptığını peşinen kötü kabul etmek de aynı ölçüde akıl tutulmasıdır. Demokrasi, tarafların birbirini yok etmeye çalıştığı bir savaş değil; iktidarın denetlendiği, muhalefetin alternatif ürettiği ve vatandaşın korkmadan konuşabildiği bir yönetim biçimidir.
Bugün politik çürüme ile sosyal çürüme birbirini besliyor. Siyaset toplumun öfkesini kullanıyor, toplum da siyasetin dilini taklit ediyor. Yukarıdan yayılan hakaret aşağıda meşrulaşıyor; aşağıdaki öfke yukarıda oya çevriliyor. İnsanlar sorunların çözülmesini istemekten çok, karşı tarafın yenilmesini istiyor. Böylece ekonomi bozulsa, eğitim gerilese, adalet zedelense ve gençler ülkeyi terk etmeyi düşünse bile herkes kendi mahallesinin zaferiyle teselli buluyor. Oysa geminin bir tarafı batarken diğer tarafında zafer kutlanmaz.
Bir ülkeyi yalnızca yöneticiler çürütmez. Yanlışa çıkarı için susan vatandaş, kendi tarafının suçunu savunan aydın, gerçeği saklayan gazeteci, liyakati terk eden kurum, çocuğu korumayan aile ve dini ya da millî değerleri menfaatine alet eden herkes bu çürümede pay sahibidir. Her şeyi hükümete yüklemek de her eleştiriyi dış güçlere bağlamak da kolaycılıktır. Sorumluluk farklı oranlarda olsa bile hepimize aittir. Ancak en büyük sorumluluk, gücü ve karar verme yetkisini elinde bulunduranlardadır. Çünkü güç arttıkça hesap verme yükümlülüğü de artar.
Çıkış yolu herkesi aynı düşünceye, aynı inanca veya aynı hayat biçimine zorlamak değildir. Çıkış yolu hukukun kişilere göre değişmediği, eleştirinin cezalandırılmadığı, çocukların ve kadınların gerçekten korunduğu, liyakatin sadakatin önüne geçtiği bir düzen kurmaktır. Bunun başlangıç noktası ise kendi tarafımızın yanlışına da karşı tarafın yanlışı kadar açık biçimde itiraz edebilmektir. Gerçek ahlak, yalnızca düşmanının suçuna öfkelenmek değil, dostunun suçuna da sessiz kalmamaktır.
Bir ülke farklılıklar yüzünden parçalanmaz; farklılıkları düşmanlığa dönüştürdüğü zaman parçalanır. İnananla inanmayanın, açık giyinenle kapalı giyinenin, kadınla erkeğin, iktidarı destekleyenle eleştirenin birbirinin varlığına tahammül edemediği yerde ortak bir gelecek kurulamaz. Önümüzdeki asıl seçim yalnızca hangi partinin ülkeyi yöneteceği değildir. Asıl seçim, birbirimizi yenmeye mi çalışacağımız, yoksa birlikte yaşamayı yeniden mi öğreneceğimizdir.
Çünkü toplum çürümeye başladığında kimse kendi mahallesinde temiz kalamaz. Adalet bir gün karşı taraf için susturulursa ertesi gün bizim için de susar. Özgürlük yalnızca bize tanındığında özgürlük değildir. Ahlak sadece başkalarına uygulandığında ahlak değildir. Ülke de yalnızca bizim gibi düşünenlerden ibaret değildir. Ya birbirimizin hayatına, inancına, bedenine, fikrine ve hakkına saygı duymayı öğreneceğiz ya da haklı olduğumuzu zannederken hep birlikte kaybedeceğiz.
Yorum bırakın