Belki biz dünyayı değiştiremedik. Ne bütün haksızlıkları durdurabildik ne kötülüğün önüne geçebildik. Susturulan herkesin sesi, hakkı yenilen herkesin gücü olamadık. Doğru bildiklerimizi söyledik ama herkese duyuramadık; karşı çıktık ama her düzeni yıkamadık. Yine de bütün bunlar yenildiğimiz anlamına gelmez. Çünkü dünya da bizi değiştiremedi.
Bize susmanın daha güvenli, görmezden gelmenin daha kolay, güçlüden yana durmanın daha kazançlı olduğu söylendi. Kabul görmek için kalabalığa benzememiz, rahat yaşayabilmek için bazı gerçekleri önemsemememiz beklendi. Fakat biz kendimizden vazgeçmedik. Yanlışa doğru, korkuya saygı, itaate sadakat demeyi öğrenmedik.
Dünya insanı her zaman büyük darbelerle değiştirmez. Bazen onu küçük tavizlerle kendisine benzetir. Önce bir haksızlığa sessiz kalmasını ister, sonra başka bir haksızlığı görmezden gelmesini… Bir süre sonra insan, eskiden karşı çıktığı şeyleri savunmaya; bir zamanlar eleştirdiği insanlara benzemeye başlar. Vicdan bir anda kaybolmaz, azar azar susturulur. Karakter bir günde yıkılmaz, küçük çıkarlar uğruna parça parça terk edilir.
Asıl mücadele de tam burada başlar. İnsan başkalarına karşı değil, zaman zaman kendi korkularına, zaaflarına ve çıkarlarına karşı durmak zorundadır. Çünkü doğruyu söylemenin bedeli varken susmak kolaydır. Herkesin eğildiği yerde dik durmak, kalabalığın yanlışına karşı tek başına itiraz etmek ve kaybetmeyi göze alarak kendine sadık kalmak cesaret ister.
İnsan bazen doğru olduğu için yalnız kalır. Arkadaşlarını, fırsatlarını, rahatını ve hatta geleceğe dair bazı ihtimallerini kaybedebilir. Yanlış anlaşılır, dışlanır, fazla sert ya da uyumsuz olmakla suçlanır. Fakat insanın herkes tarafından kabul edilmesinden daha önemli bir şey vardır: Kendi gözünde değerini kaybetmemek. Çünkü gecenin sonunda insan kalabalıklarla değil, kendi vicdanıyla baş başa kalır.
Özgürlük yalnızca istediğimiz yere gidebilmek ya da istediğimizi söyleyebilmek değildir. Özgürlük, korkularımızın ve başkalarının beklentilerinin kim olduğumuza karar vermesine izin vermemektir. Bir makamın, paranın, çevrenin ya da çoğunluğun karşısında kendi düşüncemizi koruyabilmektir. Herkes aynı yöne yürürken gerektiğinde durabilmek, hatta tek başına ters yöne gidebilmektir.
Kendine sadık kalmak, hiçbir zaman değişmemek anlamına gelmez. İnsan öğrenir, yanılır, olgunlaşır ve düşüncelerini değiştirebilir. Fakat bu değişim baskıyla, korkuyla ya da çıkarla gerçekleşiyorsa gelişmek değildir; teslim olmaktır. Gerçek değişim insanı kendisine yaklaştırır. Teslimiyet ise insanı kendi sesinden, vicdanından ve kimliğinden uzaklaştırır.
Biz de yanıldık. Kimi zaman öfkemize yenildik, kimi zaman geç kaldık, kimi zaman söylememiz gerekenleri söyleyemedik. Her mücadeleyi kazanamadık ve her zaman güçlü kalamadık. Fakat düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmayı, yanlış yaptığımızda kabul etmeyi ve yolumuzu kaybettiğimizde kendimize dönmeyi bildik. Kusursuz değildik; fakat sahte de olmadık.
Belki dünyanın çarklarını durduramadık ama o çarkların arasında ezilirken bile kim olduğumuzu unutmadık. Bizi susturmak isteyenler oldu, yine konuştuk. Eğilmemizi bekleyenler oldu, yeniden doğrulduk. Bize benzemenin tek kurtuluş olduğunu söyleyenlere karşı kendi yolumuzda yürüdük. Kaybettiklerimiz oldu ama kendimizi kaybetmedik.
İnsanın en büyük zaferi herkesi yenmesi değildir. Asıl zafer, bütün baskılara rağmen kendisine ihanet etmeden yolun sonuna kadar yürüyebilmesidir. Dünya seni değiştirmek için önüne para, korku, yalnızlık, makam ve kabul görme arzusu çıkarabilir. Bazen tehdit eder, bazen ödüllendirir. Fakat insan bütün bunların karşısında hâlâ “Ben buyum” diyebiliyorsa gerçek anlamda özgürdür.
Belki büyük devrimler yapamadık. Tarihin yönünü değiştiremedik, kötülüğü ortadan kaldıramadık. Fakat küçük hesapların insanı olmadık. Haksızlığın karşısında elimizden geldiğince ses çıkardık. Düşene tekme atmadık, güçlünün yanında yer almayı haklı olmakla karıştırmadık. Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamaya çalıştık. Dünyayı değiştiremediysek bile dünyanın bizi bozmasına izin vermedik.
Bu küçümsenecek bir şey değildir. Çünkü insanın kendi ruhunu koruması da başlı başına bir devrimdir. Karanlığın içinde ışığını söndürmemek, yalanın ortasında hakikati savunmak, korkunun hüküm sürdüğü yerde özgür kalmak sessiz ama büyük bir zaferdir.
Her daim dik duranlara, kendisine sadık kalanlara, yalnız kalmayı yanlışın yanında durmaya tercih edenlere, vicdanını çıkarına satmayanlara, başkasının özgürlüğünü de kendi özgürlüğü kadar değerli görenlere selam olsun.
Belki biz dünyayı değiştiremedik. Ama dünya da bizi değiştiremedi.
Yaşasın onur! Yaşasın direniş! Yaşasın özgürlük!
Yorum bırakın