Ya Böyle Değilse?

Levent Ülgen’in TEDx konuşmasını dinliyordum.Konuşmasının adı “Ya böyle değilse?”


Konuşma ilerledikçe ve kendisini dinledikçe “Ya böyle değilse?” sorusu aklıma takıldı. Ardından bu sorunun tek başına yeterli olmadığını düşündüm. Ve mutlaka arkasından başka bir soru gelmeliydi: “Peki gerçekten nasıl ve ben bunu hangi kanıtla biliyorum?” Çünkü ilk soruyu sormak cesaret ister; ikinci soru için ise akıl ve disiplin. Gerçek düşünsel özgürlük ancak ikisi birlikte kullanıldığında ortaya çıkar.


“Ya böyle değilse?” güçlü bir sorudur. İnsanın yıllardır doğru kabul ettiği düşüncelerin üzerine ansızın düşen bir gölge gibidir. Aileden öğrenilenleri, toplumun öğrettiklerini, ona dayatılanları, okulda ezberletilenleri, çevrenin normal saydıklarını ve hatta insanın kendisi hakkında verdiği hükümleri sorgulatır. Bazen bütün hayatımızı, doğruluğunu hiçbir zaman araştırmadığımız kabullerin üzerine kurarız. İyi insanın nasıl olması gerektiğini, başarının ne anlama geldiğini, kimin haklı, kimin haksız olduğunu, neyin ayıp, neyin erdem sayılacağını çoğu zaman biz belirlemeyiz. Bunları hazır bulur, benimser ve zamanla kendi düşüncelerimiz zannederiz.


İşte “Ya böyle değilse?” sorusu, bu rahatlığın içine bırakılan küçük ama etkili bir huzursuzluktur. İnsana, üzerinde yürüdüğü zeminin gerçekten sağlam olup olmadığını düşündürür. Ancak burada ciddi bir tehlike vardır. Her şeyi sorgulamak, insanı kendiliğinden hakikate ulaştırmaz. Şüphe etmek düşünmenin başlangıcı olabilir ama sonucu değildir. Çünkü herhangi bir düşünceye “yanlış olabilir” demek kolaydır; onun yerine daha doğru, daha tutarlı ve kanıta dayalı bir düşünce koymak ise çok daha zordur.


Bugün birçok insan, sorguladığını zannederken yalnızca inanmak istediği başka bir fikre sığınıyor. Toplumun genel kabulünü reddettiği anda kendisini bağımsız düşünür sanıyor. Oysa çoğunluğun söylediği her şey doğru olmadığı gibi, çoğunluğa karşı çıkan her düşünce de doğru değildir. Bir fikrin alışılmış olması onu yanlış yapmaz; sıra dışı olması da ona hakikat değeri kazandırmaz. Bazen insan, eski bir dogmadan kurtulurken daha çekici görünen yeni bir dogmanın içine düşebilir.


Bu nedenle “Ya böyle değilse?” sorusundan sonra mutlaka “Peki gerçekten nasıl olmalı?” diye sormak gerekir. Ardından da daha rahatsız edici olanı gelmelidir: “Ben bunu hangi kanıtla biliyorum?” İşte insanın kendi düşüncesiyle gerçek karşılaşması burada başlar. Çünkü bu soru yalnızca başkalarının doğrularını değil, bizim doğrularımızı da yargı önüne çıkarır. İnsan çoğu zaman karşısındaki kişinin inançlarını sorgulamakta cesurdur; asıl güç olan, kendi inançlarını aynı sertlikle sorgulayabilmektir.


Kendi düşüncemize karşı tarafsız davranmak sandığımızdan daha zordur. Bir fikre uzun süre inanmışsak onu yalnızca bir düşünce olarak görmeyiz; kişiliğimizin bir parçası hâline getiririz. Bu nedenle o fikrin yanlış olabileceği ihtimali, bize basit bir bilgi düzeltmesi gibi gelmez. Sanki karakterimize, geçmişimize ve verdiğimiz kararlara yönelik bir saldırı gibi hissedilir. Haklı çıkma isteğimiz, gerçeği öğrenme isteğimizin önüne geçer. Yanıldığımızı kabul etmek yerine kanıtları eğip büker, hoşumuza gidenleri seçer, rahatsız edenleri görmezden geliriz.


Oysa düşünsel özgürlük, insanın her konuda güçlü fikirlere sahip olması değildir. Gerektiğinde güçlü fikirlerinden vazgeçebilecek kadar dürüst olmasıdır. Bir düşünceyi değiştirmek kişiliksizlik değil, yeni bir bilgi karşısında zihnini güncelleyebilme yeteneğidir. İnsan dün bildikleriyle bugün öğrendikleri aynı değilse, dün söylediğini bugün değiştirebilmelidir. Aksi hâlde düşüncelerimizi biz yönetmeyiz; düşüncelerimiz bizi yönetmeye başlar.


Kanıt aramak da yalnızca bilimsel meseleler için gerekli değildir. Günlük hayatımızda verdiğimiz hükümler de çoğu zaman kanıtsızdır. Bir insanın bizi sevmediğini, bir yakınımızın bizi anlamadığını, çocuğumuzun başarısız olduğunu, bir mesleğin değersizleştiğini veya artık bazı şeyler için geç kaldığımızı düşünürüz. Fakat çoğu zaman bunların ne kadarının gerçek, ne kadarının korkularımızın yorumu olduğunu araştırmayız. Hissettiğimiz şeyi bildiğimiz şeyle karıştırırız. Oysa bir duygunun güçlü olması, onun anlattığı hikâyenin doğru olduğu anlamına gelmez.


İşte tam bu noktada belki de insanın kendisine sorabileceği en zor soru şudur: “Buna gerçekten inanıyor muyum, yoksa böyle inanmak işime mi geliyor?” Çünkü bazı düşünceler doğru oldukları için değil, bizi sorumluluktan kurtardıkları için çekicidir. “Ben zaten yapamam”, “İnsanlar değişmez”, “Düzen böyle”, “Benim elimden bir şey gelmez” gibi hükümler bazen gerçeğin ifadesi değil, hareketsizliğin bahanesidir. Böyle zamanlarda “Ya böyle değilse?” sorusu yalnızca zihinsel değil, ahlaki bir meydan okumaya dönüşür. Eğer düşündüğümüz gibi değilse, hayatımızla ilgili bazı sorumlulukları yeniden üstlenmemiz gerekir.


Bu yüzden sorgulamak biraz cesaret işidir. İnsan, yıllardır arkasına saklandığı kesinlikleri kaybetmeyi göze almalıdır. Fakat cesaret tek başına yeterli değildir. Cesaretle açılan boşluk, akıl ve disiplinle doldurulmazsa insan hakikate değil, karmaşaya sürüklenebilir. Şüphe kapıyı açar; hangi yöne gidileceğini kanıt, tutarlılık ve vicdan belirler.


Belki de gerçek özgürlük, hiçbir şeye inanmamak değildir. Neye, neden inandığını bilmek; yanılabileceğini kabul etmek ve daha güçlü bir kanıtla karşılaştığında yönünü değiştirebilmektir. İnsan her şeyi bilemez. Fakat neyi bilmediğini fark edebilir. Her zaman haklı olamaz. Fakat haksız çıkmaktan korkmadan gerçeği arayabilir.


“Ya böyle değilse?” sorusu bizi uykudan uyandırabilir. “Peki gerçekten nasıl ve bunu hangi kanıtla biliyorum?” sorusu ise uyandıktan sonra nereye bakmamız gerektiğini gösterir. Biri zihnimizdeki duvarı yıkar, diğeri o duvarın yerine sağlam bir temel kurar. İlk soru cesaret ister; ikinci soru akıl ve disiplin. Gerçek düşünsel özgürlük de tam olarak burada başlar: Başkalarının doğrularından şüphe ederken kendi doğrularımızı dokunulmaz ilan etmediğimiz yerde.

Yorum bırakın