Günden Geriye Ne Kaldı?

İnsan hayatını çoğu zaman yaşayarak değil, yetişmeye çalışarak geçirir. Bir görevi tamamlamaya, bir sorumluluğu yerine getirmeye, kendisinden bekleneni kusursuzca yapmaya uğraşır. Günler bu koşuşturma içinde birbirine eklenir; yıllar, takvimin yapraklarından sessizce düşer. İnsan durup geriye baktığında ise yaptığı işlerin çokluğuyla yaşadığı hayatın büyüklüğünün aynı şey olmadığını fark eder. Çünkü bazen bütün görevler tamamlanmış, bütün yükümlülükler yerine getirilmiş, fakat hayatın kendisi ertelenmiştir.

Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar romanı, insanın görevine duyduğu bağlılık ile kendi hayatına karşı taşıdığı sorumluluk arasındaki ince ve acımasız sınırı gösterir. Romanın başkişisi Stevens, iyi bir insan olmaktan önce kusursuz bir uşak olmaya çalışır. Duygularını denetler, arzularını susturur, kendi düşüncelerini efendisinin doğrularına teslim eder. Ona göre vakar, insanın ne hissettiğini belli etmemesi; ne yaşarsa yaşasın görevini aksatmamasıdır. Fakat yıllar sonra anlar ki insan kendisini sürekli susturduğunda geriye vakur bir hayat değil, yaşanmamış bir hayat kalabilir.

Aslında hepimizin içinde biraz Stevens vardır. Bir kısmımız işini ailesinden, bir kısmımız gururunu sevgisinden, bir kısmımız başkalarının beklentilerini kendi isteklerinden önde tutar. “Şimdi zamanı değil,” diyerek erteleriz. Bir gün konuşacağımızı, bir gün dinleneceğimizi, bir gün sevdiğimiz insanlara daha fazla vakit ayıracağımızı düşünürüz. O gün geldiğinde daha özgür, daha cesur ve daha hazır olacağımıza inanırız. Fakat hayat, bizim hazır olmamızı bekleyen bir gelecek değildir. Yaşadığımızı sandığımız şu an, aslında sürekli azalan tek sermayemizdir.

Görev insanı ayakta tutar; fakat görev uğruna kendini kaybetmek, ayakta dururken içten içe yok olmaktır. İnsan sorumluluklarından kaçmamalıdır, ancak sorumluluğu bir sığınak olarak da kullanmamalıdır. Çünkü bazen çalışkanlık dediğimiz şey yüzleşmekten kaçmanın, vakar dediğimiz şey korkunun, sadakat dediğimiz şey ise düşünme zahmetinden kurtulmanın başka bir adıdır. Bir insana, kuruma ya da düşünceye sadık kalmak değerlidir; fakat bu sadakat vicdanımızı susturuyorsa artık erdem olmaktan çıkmıştır. Başkasının kararlarına bağlı yaşayıp sonuçlarını kendi ömrümüzle ödediğimizde, sonunda hesap sorabileceğimiz tek kişi yine kendimiz oluruz.

İnsan geçmişine bakarken hatalarını olduğu gibi görmez. Hafıza bizi korumak için bazı gerçekleri yumuşatır, bazılarını değiştirir, bazılarını ise bütünüyle saklar. Kendimizi kötü bir hayat yaşamış biri olarak değil, şartların gereğini yapmış biri olarak hatırlamak isteriz. “Başka seçeneğim yoktu,” sözü bu yüzden çok güçlüdür. Oysa çoğu zaman başka seçenekler vardır; yalnızca bedelleri vardır. Biz de seçmediğimiz yolların bedelini ödememek için seçtiğimiz hayatın bedelini sessizce öderiz.

En ağır pişmanlıklar, yapılan yanlışlardan çok yapılmayan doğrulardan doğar. Söylenmeyen bir sevgi, tutulmayan bir el, zamanında edilmeyen bir itiraz, korkudan vazgeçilen bir başlangıç… Bunların hiçbirinin gürültüsü yoktur. Hayatı bir anda yıkmazlar. Yalnızca yıllar sonra, sessiz bir yolculukta ya da sıradan bir akşamüstünde insanın karşısına çıkarlar. O zaman anlarız ki bazı kayıplar bir olayla değil, sürekli ertelemekle gerçekleşmiştir.

Kitabın başlığı bu nedenle yalnızca günün sonunu değil, ömrün akşamını da düşündürür: Günden ne kaldı? Verilen hizmetler mi, kazanılan unvanlar mı, kusursuzca tamamlanan görevler mi? Yoksa bir insanın kalbine dokunmuş olmak, gerçekten inanılan bir sözün arkasında durmak ve kendi hayatını başkasının gölgesine bırakmadan yaşayabilmek mi? Gün bittiğinde başarılarımızın çoğu kayıtlarda, eşyalarımız odalarda, görevlerimiz ise bizden sonra gelenlerde kalır. Bize kalan, ne kadar yükseldiğimizden çok, yükselirken kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizdir.

Yine de insan geçmişini değiştiremese de kalan zamanını değiştirebilir. Akşamın gelmiş olması, günün bütünüyle bittiği anlamına gelmez. Belki en büyük cesaret, kaybedilen yılları inkâr etmek değil, onları kabul ederek geriye kalan zamanı daha sahici yaşamaktır. Geç kaldığını anlamak acıdır; fakat hiç anlamamaktan daha değerlidir. Çünkü insan bazen hayatına en başından başlayamaz ama o andan itibaren kendisine ait bir son yazabilir.

Sonunda günden kalan, yaptıklarımızın toplamı değil; uğruna yaşadığımız şeylerin anlamıdır. Eğer bütün ömrümüzü kusursuz görünmeye, güçlü durmaya ve başkalarının beklentilerini karşılamaya harcamışsak, günün sonunda elimizde yalnızca iyi oynanmış bir rol kalabilir. Oysa insan dünyaya rolünü eksiksiz tamamlamak için değil, kendisine ait bir hayatı gerçekten yaşamak için gelir. Gün mutlaka bitecektir. Asıl mesele, karanlık çöktüğünde geriye yalnızca görevlerin mi, yoksa yaşanmış bir hayatın mı kalacağıdır.

Yorum bırakın