Harcanan Zaman = Harcanan İnsan.. Unutulmanın Kaçınılmazlığı ve Malum Son

Ölünce, en sevdiğin insanın bile seni unutma süresi 18 ay imiş.

18 ay sonra artık bir acı değil, tatlı bir hatıra oluyormuşsun.

Başlarda gözleri dolarak hatırlıyorlar, bir süre adını anınca yutkunuyorlar,

Sonra bir gün farkında olmadan gülümseyerek anlatmaya başlıyorlar seni.

Ve işte o gün, gerçekten ölüyorsun.

Bir zamanlar varlığın olmadan yaşayamaz gibi görünen insanlar,

Bir süre sonra sen olmadan da devam edebiliyor.

O çok sevdiğin, uğruna kendini paraladığın insanlar,

Bir noktada, belki de fark etmeden,

Seni geçmişin tozlu raflarına kaldırıyor.

Kulağa acımasız geliyor değil mi?

Ama hayatın gerçeği tam olarak bu.

Ve biz, bunu bile bile nasıl yaşıyoruz dersin?

Koşturarak.

Ömrümüzü, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi harcayarak.

Büyük evler, daha iyi arabalar, güzel bir emeklilik hayali…

Hep “biraz daha” diyerek…

O “biraz daha” hiçbir zaman yetmiyor, yetmeyecek.

Ve bir gün dönüp bakıyoruz, ömür bitmiş.

Ama biz ne için yaratıldık?

Gerçekten, sırf güzel evlerde oturup yeni arabalar almak için mi?

Bütün hayatı, biraz daha para kazanmak, biraz daha rahat etmek için mi harcadık?

Peki ya sonunda?

Hiçbir değer üretmeden, hiçbir anlam bırakmadan yaşanan bir ömür,

İster 80 yıl sürsün, ister 800… Ne fark eder?

18 ayda unutulduktan sonra…

Bize yazık oluyor.

Çok ucuza gidiyoruz.

Ama belki de…

Ölüp gittikten sonra ismimizi unutulmaz kılmanın yolları vardır.

İnsan, bıraktığı izlerle yaşar.

Bir öğrencisi olmalı, öğretmen olmasa bile…

Birilerine bir şey öğretmiş olmalı.

Bir kitabı olmalı, ya da yazmaya yeltendiği…

Kelimeleri olmalı, birilerinin aklında yaşamaya devam eden.

Hiç tanımadığı insanların zihnine bir cümle bırakmış olmalı.

Ve bir gün, bir yerde,

Bir yabancı ona yaklaşmalı ve şöyle demeli:

“Siz beni tanımazsınız ama ben sizi tanıyorum.

Bir sözünüz, bir hareketiniz, belki farkında bile olmadığınız bir anınız…

Hayatımı değiştirdi.”

Bütün mesele bu değil mi zaten?

Gerçekten yaşamak, yalnızca nefes alıp vermekten ibaret mi?

Yoksa birilerinin hikâyesine dokunmak mı yaşamak?

Ama biz ne yapıyoruz?

Tanımadığımız insanlara selam vermekten çekiniyoruz.

Yolda yürürken başımızı öne eğiyoruz, kimseyle göz göze gelmek istemiyoruz.

İnsanlarla değil, ekranlarla iletişim kuruyoruz.

Kalabalıkların içinde kayboluyoruz ama kimsenin hayatına dokunmuyoruz.

Hayatın içinden geçiyoruz ama hiçbir şey yaşamadan,

Bir taş gibi akıntıya kapılıp gidiyoruz.

Ve tüm bunlara “hayat telaşı” diyoruz.

Oysa, bu telaşın içinde tükenenler biziz.

Hepimizden önce bunu fark edenler,

Mezarda yatanlar.

Ve unutma…

Onlar da aynı hatayı yapmıştı.

Yorum bırakın