Tarihsel Bağlam: Rusya-Batı Çatışmasının Kökleri

Soğuk Savaş Sonrası İlişkiler: 1991’de Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya ve Batı (ABD ve Avrupa) arasında başlangıçta temkinli bir iş birliği arayışı vardı. NATO, 1990’larda Rusya ile ortaklık kurmaya çalıştı; örneğin 1994’te Rusya, NATO’nun Barış için Ortaklık programına katılan ilk ülke oldu . 1997’de Rusya ve NATO bir Kurucu Senet imzalayarak Avrupa-Atlantik bölgesinde “kalıcı ve kapsayıcı bir barış” hedeflediler . Ancak bu iyimser dönem kısa sürdü. 1999’da NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesi Moskova’da tepki yarattı ve aynı yıl Polonya, Macaristan, Çekya gibi eski Doğu Bloku ülkelerinin NATO’ya alınması Rus elitlerinde derin rahatsızlık uyandırdı . Rusya, 1990’ların ortalarından itibaren Batı’ya karşı artan bir güvensizlik beslemeye başladı. Özellikle Vladimir Putin döneminde, Rusya Batı’nın kendisine yönelik politikalarını kuşkuyla değerlendirdi ve diyaloğu zayıflık belirtisi olarak gördü . Batılı ülkeler ise Rusya’yı demokratik sisteme entegre etmekte yetersiz kaldılar; Soğuk Savaş sonrasındaki “tek kutuplu anın” kalıcı bir barışa evrilmesini sağlayamadılar . Sonuç olarak 2000’lere gelindiğinde karşılıklı güven azalıyor, Rusya-Batı ilişkileri yeniden rekabet ve yanlış anlama döngüsüne giriyordu. Nitekim bazı uzmanlar, Batı’nın 1990’larda Rusya ile normalleşme fırsatını kaçırdığını ve bugün yaşanan gerilimin kısmen bu başarısızlıktan kaynaklandığını belirtmektedir .

NATO’nun Doğuya Genişlemesi ve Rusya’nın Tepkisi: Soğuk Savaş bitiminden sonra Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin NATO’ya katılımı, Rusya ile Batı arasındaki en tartışmalı konulardan biri haline geldi. Kremlin, NATO’nun eski Sovyet etki alanına doğru genişlemesini stratejik bir tehdit olarak gördü. Rus liderler, 1990’larda ABD’li ve Alman liderlerin NATO’yu doğuya genişletmeme yönünde söz verdiklerini iddia ederek, bu “vaatlerin” ihlal edildiğini savundular . Batı tarafı resmi bir taahhüt olmadığını belirtse de, Rusya bu dönemi “gücünün zayıf olduğu bir zamanda maruz kaldığı aşağılayıcı bir dayatma” olarak algıladı ve ancak izlemekle yetindi . Gerçekten de Rusya’nın üst düzey isimleri, daha 1993’te bile NATO genişlemesinin “dünyanın en büyük askeri bloğunu Rusya sınırlarına getireceğini” söyleyerek uyarılarda bulunuyordu . Bu uyarılar dikkate alınmadan, 1999’da Orta Avrupa ülkeleri, 2004’te Baltıklar da dahil yedi ülke NATO üyesi oldu. Moskova, NATO’nun bu “kapı genişletme” politikasına diplomatik tepki vermekle yetinmiş olsa da tehdit algısı büyüdü . 2008’de NATO, Ukrayna ve Gürcistan’ın gelecekte ittifaka katılabileceğini açıklayınca Rusya’nın tepkisi sertleşti: Putin, Ukrayna’nın NATO üyeliğinin Rusya’ya karşı “düşmanca bir adım” olacağı konusunda uyardı . Nitekim birkaç ay sonra Rusya, Gürcistan ile savaşa girerek Batı’ya kendi etki alanını korumakta kararlı olduğunu gösterdi . 2014’te Ukrayna’nın Batı’ya yakınlaşma hamlesi (Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması süreci) ve NATO üyeliği ihtimali, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Donbas’ta ayrılıkçı savaşı kışkırtmasıyla sonuçlandı . Bu, II. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez Avrupa’da sınırların zorla değiştirilmesiydi . Moskova, Ukrayna’yı kaybetmenin Rusya’nın büyük güç statüsüne darbe olacağını düşünüyor ve NATO genişlemesinin durdurulmasını, güvenlik mimarisinin kendi lehine yeniden düzenlenmesini istiyordu . Özetle, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya’nın güvenlik endişelerini tetikleyerek Soğuk Savaş sonrası dönemdeki çatışmanın köklerinde yer aldı. Bu durum savaşın gerekçesi olmasa da, Rusya-Batı ilişkilerindeki bozulmanın önemli bir nedeni olarak gösterilmektedir . Nitekim 2022’de Ukrayna’ya tam ölçekli işgal başlatan Putin, bunu açıkça “Batı’nın Rusya’yı yok etmeye yönelik hamlelerine karşı bir mücadele” olarak çerçevelendirdi ve NATO’nun genişlemesine karşı yıllardır biriken öfkeyi politik söyleminin merkezine koydu .

Ekonomik Etkiler: Savaşın ve Yaptırımların Sonuçları

Ukrayna Savaşı’nın Rusya ve Avrupa Ekonomilerine Etkileri: Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, hem Rusya hem de Avrupa ekonomileri üzerinde derin izler bıraktı. Savaşın hemen ardından uygulanan sert yaptırımlar, Rusya ekonomisinde başlangıçta bir şok etkisi yarattı; ruble değerinin %30’a varan oranda düşmesi ve Rusya Merkez Bankası’nın faiz oranını %9,5’ten %20’ye çıkarması bu etkinin göstergesiydi . Batılı ülkeler Rusya’nın yaklaşık 300 milyar dolarlık döviz rezervini dondurdu, büyük Rus bankalarını SWIFT sisteminden çıkardı ve ileri teknoloji ürünlerinin Rusya’ya ihracatını durdurdu . Yüzlerce Batılı şirket (McDonalds, IKEA, Coca-Cola, Apple vb.) Rusya’daki faaliyetlerini sonlandırarak ülkeyi terk etti . Bu gelişmeler ilk anda Rus ekonomisini daralma yoluna soksa da, Moskova hızlı karşı önlemler aldı. Rus hükümeti sübvansiyonlar ve sermaye kontrolleriyle finansal istikrarı korumaya çalıştı ve böylece ekonomideki çöküşü sınırladı . 2022 için uluslararası analizler Rusya ekonomisinin %10 küçüleceğini öngörürken, yıl sonunda daralma %1,2’de kaldı; 2023’te ise Rusya’nın yaklaşık %3,5 büyüdüğü tahmin edildi . Bunun başlıca nedeni, artan enerji fiyatları sayesinde Rusya’nın petrol ve doğal gaz gelirlerinin 2022’de yüksek seyretmesiydi. Öte yandan Avrupa ekonomisi de savaşın sarsıntılarını hissetti. Avrupa ülkeleri, özellikle Rusya’dan ucuz enerji ithalatına bağımlı olanlar, 2022’de ciddi bir enerji kriziyle karşılaştı. Rusya’nın gaz akışını büyük ölçüde kesmesiyle doğal gaz fiyatları tarihi zirvelere çıktı ve enflasyon oranları Avrupa genelinde son yılların en yüksek seviyelerine ulaştı . Sanayi ve tarım başta olmak üzere çeşitli sektörler, enerji maliyetlerindeki artış ve tedarik zinciri sorunları nedeniyle durgunluk tehlikesiyle yüzleşti . Avrupa Birliği, Rus fosil yakıtlarına bağımlılığı azaltmak için acil önlemler aldı; alternatif LNG tedarikleri sağlandı, enerji tasarrufu programları devreye sokuldu ve yenilenebilir enerji yatırımları hızlandırıldı. Yine de savaşın ilk yılında Avrupa ekonomisi genelinde büyüme ciddi oranda yavaşladı ve bazı ülkeler teknik resesyona girdi. Üçüncü yılın sonunda Avrupa, Rusya’dan ucuz enerji devrinin kapanmasıyla yeni bir ekonomik denge arayışına girmiş durumda. Avrupa ülkeleri bir yandan savunma harcamalarını artırıp Ukrayna’ya mali/askeri destek sağlarken, diğer yandan kendi kamuoylarında savaş yorgunluğu ve hayat pahalılığı baskısıyla karşılaşıyorlar . Bu durum, uzun vadede Avrupa’da siyasi istikrarsızlık riskini de beraberinde getirerek ekonomik toparlanmayı kırılgan hale getirmektedir.

Batı’nın Yaptırımları ve Rusya’nın Alternatif Ticaret Yolları: Savaş nedeniyle uygulanan benzeri görülmemiş kapsamlı ekonomik yaptırımlar, Rusya’yı geleneksel ticaret ortaklarından büyük ölçüde kopardı. Avrupa Birliği, Rusya’dan petrol ve doğal gaz ithalatını radikal biçimde azalttı; 2023 sonu itibarıyla Rus gazının AB ithalatındaki payı %10’un altına düşerek savaş öncesi %40’ların üzerindeki seviyeden dramatik bir gerileme gösterdi . Rusya, Avrupa pazarını fiilen kaybederken petrol ve gaz ihracatını Doğu’ya yönlendirdi. Dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Hindistan ve Çin, Rusya’nın en büyük enerji müşterileri haline geldi . Özellikle petrol ihracatında Asya pazarı, Avrupa’nın yerini aldı. 2024 sonu itibarıyla Rusya’nın deniz yoluyla ihraç ettiği ham petrolün neredeyse %84’ü Çin ve Hindistan tarafından satın alınırken, AB’nin payı %6 gibi çok düşük bir seviyeye inmişti . Rusya bu yeni piyasalara girebilmek için Urals petrolüne varil başına 20-30 dolar civarında yüksek indirimler uygulamak zorunda kaldı ve bu da gelirlerini azalttı . Yine de büyük hacimli satışlar sayesinde Moskova, yaptırımların finansal etkisini kısmen telafi etmeyi başardı. Alternatif ticaret yolları da devreye sokuldu: Rusya, ihracatını Karadeniz ve Baltık yerine Arktik rotası ve Doğu Sibirya boru hatları üzerinden Çin’e kaydırdı; ayrıca İran üzerinden Hindistan’a uzanan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru gibi güzergâhlara yatırım yapmaya başladı. Ödeme sistemlerinde dolar ve avro yerine yuan, rupi gibi alternatif para birimleri kullanımını artırarak SWIFT dışı finansal kanallar geliştirdi. Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan gibi ülkeler üzerinden “paralel ithalat” yöntemleriyle ambargolu teknolojik ürünleri temin etmeye çalıştı. Bu sayede Rusya, yaptırımlara rağmen sanayi üretimini belirli seviyede sürdürdü ve 2023’te bir önceki yılın kayıplarını kısmen telafi eden bir büyüme yakaladı . Ancak bu yön değişiminin bazı maliyetleri de oldu: Örneğin Rusya, Çin ve Hindistan’a indirimli enerji satarak hem gelirlerinden feragat ediyor hem de pazarlık gücünü bu yeni alıcılara kaptırıyor . Avrupa tarafında ise Rusya’dan kopuş, kısa vadede enerji fiyatlarını yükseltti fakat uzun vadede tedarik çeşitlendirmesi ve yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırarak farklı bir ekonomik yapıya geçişi tetikledi. Sonuç olarak, karşılıklı ekonomik bağımlılığın azalması küresel ticarette bloklaşmayı artırdı. Batı’nın yaptırımları Rusya ekonomisini uzun vadede teknoloji transferinden mahrum bırakıp büyüme potansiyelini sınırlayabilir; buna karşın Rusya’nın yeni ticaret stratejisi, ülkeyi Çin ve Asya pazarlarına daha bağımlı hale getiriyor. Bu dinamik, küresel ekonomik güç dengelerini de kalıcı biçimde değiştirmeye adaydır.

Putin’in Stratejik Algı Yönetimi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna savaşı bağlamında kendi konumunu ve Rusya’nın eylemlerini meşrulaştırmak için yoğun bir algı yönetimi stratejisi yürütmektedir. Putin, kendisini ve ülkesini “yeni emperyalizme karşı savaşan lider” olarak sunmaya özen göstermektedir. Kremlin propagandası, Rusya’nın aslında anti-emperyalist, anti-sömürgeci bir güç olduğunu vurgulayarak küresel Güney ülkelerinin desteğini kazanmaya çalışmaktadır . Özellikle Batı ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği bu dönemde Putin, Sovyetler Birliği’nin geçmişte benimsediği söylemleri tekrar ederek Rusya’yı küresel bir anti-sömürgeci hareketin lideri gibi konumlandırmaktadır . Eylül 2022’de Ukrayna’nın işgal edilen dört bölgesini sözde ilhak ederken yaptığı konuşmada, Moskova’nın misyonunu “Amerikan hegemonyasına son verecek anti-kolonyal bir hareketi yönetmek” diye tanımladı . Devam eden aylarda da bu temayı işlemeyi sürdürdü; 2023’te Valday Kulübü’nde Batı’yı “tüm dünyayı soyan, tarihte bitmek bilmez bir sömürgeci genişleme yapan” güç olarak nitelendirdi . Putin’in bu söylemi, tarihsel ironiler barındırsa da (zira Rusya’nın bizzat kendisi yüzyıllar boyunca Avrasya’da yayılmacı bir imparatorluk kurmuştur), belirli kesimlerde karşılık buluyor. Özellikle Afrika, Latin Amerika, Orta Doğu gibi bölgelerde, Batı’nın sömürgeci geçmişine dair hassasiyeti olan kitlelere Rusya’yı çekici göstermeyi hedefliyor . Putin’in mesajı şu şekilde özetlenebilir: “Batı’nın emperyalist hegemonyasına karşı çıkan, mazlum milletlerin yanında duran bir Rusya”. Bu stratejiyle, hem ülke içinde milliyetçi duyguları pekiştiriyor hem de uluslararası alanda yaptırımlara rağmen diplomatik destek arıyor. Nitekim bazı Afrika ve Asya ülkelerinde Rusya’nın söylemleri sempati kazanmış, Birleşmiş Milletler oylamalarında çekimser veya Rusya lehine tavırlar gözlenmiştir. Ancak bu algı yönetimi çabasının ikiyüzlülüğü de çeşitli kaynaklarca vurgulanmaktadır: Putin rejimi Ukrayna’da açıkça emperyal bir savaş yürütürken aynı anda kendisini emperyalizme karşı bir özgürlük savaşçısı ilan etmektedir . Bu tezat, Batı kamuoyunda ve akademik çevrelerde sıkça eleştirilmektedir. Yine de Kremlin’in kontrolündeki medya ve iletişim aygıtları sayesinde Rus halkının önemli bir kesimi, ülkesinin aslında NATO genişlemesine ve “Batı sömürgeciliğine” karşı savunma yaptığını zannetmektedir. Bu iç propaganda, Putin’e yönelik desteği konsolide ederken savaşa dair toplumsal muhalefeti minimumda tutmayı amaçlamaktadır.

Putin’in başarılı olmaya çalıştığı bir diğer alan, Avrupa’daki politik zaaflardan yararlanmak ve Batı içindeki tutarsızlıkları kendi lehine kullanmaktır. Avrupa ülkelerinin liderleri, özellikle 2014’ten 2022’ye kadar Rusya’ya karşı net ve kararlı bir duruş sergilemekte zorlandılar. Örneğin, 2014 Kırım ilhakından sonra uygulanan yaptırımlar sınırlı kaldı; birçok Avrupa devleti Rus enerji kaynaklarına bağımlı şekilde ticarete devam etti. Bu tutarsız politikalar, Putin’e zaman kazandırdı ve stratejik manevra alanı sağladı. Kremlin, Batı’nın uzlaşma arayışını ve çatışmadan kaçınma isteğini bir zayıflık emaresi olarak gördü . Nitekim CEPA tarafından hazırlanan bir rapora göre, 2022 öncesinde Batı’nın Rusya politikasının “yarım önlemlere ve aşırı ihtiyatlılığa dayalı, tutarsız” bir nitelik taşıması Ukrayna’da bugün yaşanan çıkmazın nedenlerinden biri oldu . Yaptırımların yavaş ve kademeli gelmesi, Avrupa’nın savunma harcamalarını artırmada gönülsüz davranması ve “Moskova’yı fazla kışkırtmama” kaygısıyla hareket edilmesi, Putin’in hesaplarını cesaretlendirdi . Batılı politikacılar, savaşın ilk aylarında bile “tırmanma riskinden” çekinerek Ukrayna’ya ağır silah desteğini ağırdan aldılar; bu da Rusya’ya cephede avantaj sağladı veya en azından hızlı bir yenilgi yaşamayacağı sinyalini verdi . Ayrıca Avrupa içinde birlik tam anlamıyla sağlanamadı: Bazı AB üyeleri (örneğin Macaristan) Rusya’ya yaptırımlar konusunda ayak direyerek ortak tavrı zayıflattı. Bu bölünmeler, Kremlin tarafından ustaca kullanıldı. Putin, enerji kozunu da devreye sokarak Avrupa’yı bölmeye çalıştı; 2021-2022 kışında bazı ülkelere gaz akışını kesip fiyatları tırmandırarak Avrupa halklarında huzursuzluk yarattı ve hükümetlere baskı uyguladı. Sonuç olarak Batı’daki kararsızlık ve görüş ayrılıkları, Putin’in stratejik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştıran bir ortam yarattı. Bir analizde belirtildiği üzere, “Batı’nın zayıf göründüğüne dair algı, Rusya’nın 2022’deki tam ölçekli işgalinin arkasındaki faktörlerden biridir; Batı ne zaman ödün verme yolunu seçtiyse Moskova daha da ileri gitmek için kendini davet edilmiş hissetti” . Putin, kendisini kararlı ve güçlü bir lider olarak konumlandırırken, Avrupa’daki demokratik hükümetlerin iç tartışmalar ve tutarsız politikalarla boğuşmasını kendi propagandasında avantaja çevirmektedir. Bu da uluslararası mücadelenin sadece cephede değil, aynı zamanda algılar ve irade savaşı boyutunda da cereyan ettiğini göstermektedir.

Trump ve Batı’nın Çıkmazı

Rusya-Ukrayna savaşı uzayıp Batı ittifakının dayanışması teste tabi tutulurken, ABD iç siyasetindeki gelişmeler ve özellikle eski Başkan Donald Trump’ın tutumu, Batı için ayrı bir çıkmaz yaratmaktadır. Donald Trump, hem başkanlığı döneminde hem de sonrasında, Ukrayna ve NATO konularında geleneksel Amerikan politikasından saparak Putin’e yakın söylemler benimsedi. Örneğin, Trump defalarca NATO müttefiklerinin yük paylaşımını eleştirip ittifakın gerekliliğini sorguladı; 2017’de NATO’yu “modası geçmiş” ilan etmiş ve doğuya genişlemenin Rusya’yı kışkırttığını söylemişti . 2022’deki işgalin ardından yaptığı açıklamalarda ise Putin’in hamlelerini “zekice” bulduğunu belirterek tepki çekti. Hatta Trump, Ukrayna’daki savaşı başlatanın Rusya değil “Ukrayna’nın kendisi” olabileceğini ima eden ifadeler kullandı; bu, Kremlin propagandasının suçu kurbana yükleyen anlatısıyla örtüşmekteydi . Nitekim Şubat 2023’te Trump, “Ukrayna’daki çatışma, masumları korumak adına hemen durdurulmalı, hatta Ukrayna bazı tavizler vermeli” minvalinde açıklamalar yapmış, bu sözler hem Kiev’de hem de Avrupalı başkentlerde şaşkınlık ve öfkeyle karşılanmıştı . Trump ayrıca Putin’in sözlerine fazlasıyla itibar ettiğini gösteren bir sicile sahip. Başkanlığı sırasında 2018’de Helsinki’de Putin’in “seçimlere müdahale etmedik” beyanını, kendi istihbarat kuruluşlarının aksine, doğru kabul ettiğini dünyaya ilan etmişti . Benzer şekilde, yakın zamanlı bir demecinde Putin’in aslında “Ukrayna’da barış istediğine” inandığını belirterek, Avrupa’nın endişelerini küçümsedi . Bütün bu tutumlar, Trump’ın bakış açısının NATO’nun doğuya genişlemesini Rusya’nın güvenlik endişeleri bağlamında yanlış bulduğu ve sorumluluğu kısmen Batı’ya yüklediğini gösteriyor . Bu perspektif, Putin’in resmi tezlerine paraleldir ve ABD içinde önemli bir siyasi figür tarafından dile getirilmesi, Batı cephesinde bir fikir birliği eksikliğine işaret etmektedir.

Trump fenomeni, Batı ittifakında birlik ve kararlılık sorununu açığa çıkarmıştır. ABD’de Cumhuriyetçi Parti içinde Trump ve ona yakın çevre, Ukrayna’ya verilen güçlü desteğe mesafeli yaklaşıyor. 2023 sonlarında ABD Kongresi’nde Ukrayna’ya yapılacak yardımların tartışma konusu olması ve bütçe anlaşmazlıklarına yol açması, Washington’un desteğinin koşulsuz olmayabileceğini gösterdi. Nitekim bir Pew Research anketine göre, Cumhuriyetçi seçmenlerin %42’si ABD’nin Ukrayna’ya “fazla destek” verdiğini düşünürken, Demokratlarda bu oran sadece %13’tür . Bu ayrışma, Amerikan iç siyasetindeki kutuplaşmanın dış politikaya yansıması olarak Putin’in eline koz vermektedir. Putin ve çevresi, 2024 sonrasında Trump veya benzer çizgide bir liderin iktidara gelmesi halinde ABD’nin Ukrayna’ya desteğinin azalacağı ve NATO içindeki dayanışmanın çözülebileceği beklentisini taşımaktadır. Hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orbán gibi Putin’e yakın Avrupalı liderler, Trump’ın olası bir “barış anlaşması” ile Rusya’yı yeniden uluslararası sisteme dahil edebileceğini memnuniyetle dile getirmektedir . Orbán, Trump’ın Kiev ve AB’yi dışlayarak Putin’le anlaşma yapma isteğini övdü ve “ABD’de yönetim değişirse Rusya yeniden büyük oyuna dahil olacak” diyerek adeta Putin’in başarısını ilan etti . Avrupa içinde İtalya’daki bazı aşırı sağ politikacılar, Fransa’da Marine Le Pen veya Almanya’da AfD gibi partiler de benzer şekilde Ukrayna’ya desteğin azaltılmasını savunarak Kremlin’in söylemine yakın duruyorlar. Bu bölünmeler, Batı’nın ortak cephe oluşturmasını zorlaştırıyor. Sonuçta, ABD ve Avrupa içinde savaşın maliyeti ve riskleri konusunda farklı sesler yükseldikçe, Putin stratejik avantaj kazanıyor. Batı kamuoylarında savaş yorgunluğu ve ekonomik maliyetlere dair endişeler arttıkça, Ukrayna’ya desteğin sürdürülebilirliği sorgulanıyor. Kremlin ise bu durumdan yararlanarak zamanın kendi lehine işleyeceğini umuyor. Özetle, Trump ve benzeri siyasetçilerin tutumları Batı ittifakında bir çatlak oluşturmakta; bu da Rusya’nın dirençli kalmasına ve daha iyi bir pazarlık pozisyonu elde etmesine zemin hazırlamaktadır . Batı, kendi içinde birlik olamadığı ve stratejisini netleştiremediği takdirde, hem Ukrayna’daki savaşın uzaması hem de otoriter rejimlerin cesaret bulması riskiyle karşı karşıyadır.

Yeni Güç Dengeleri ve Avrupa’nın Geleceği

Ukrayna Savaşı, küresel ve bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirirken Avrupa’nın güvenlik mimarisini de sorgulanır hale getirdi. 1991 sonrasında yaklaşık otuz yıl süren ABD hegemonyasındaki tek kutuplu dönem, 2020’lere gelindiğinde yerini büyük güç rekabetinin yeniden canlandığı bir ortama bıraktı . Savaş, dünyanın jeopolitik manzarasında önemli bir değişime işaret etti: Artık Rusya-Çin ekseni ile ABD-Avrupa ekseni arasındaki ayrışma belirginleşmekte ve Soğuk Savaş’ı andıran bloklaşmalar geri dönmektedir. Birçok gözlemciye göre, küresel düzende çok kutupluluk yükseliyor; Batı dışındaki güçler (Çin, Hindistan, Rusya, vb.) ekonomik ve siyasi nüfuzlarını artırırken, Batı’nın nispi ağırlığı azalma eğiliminde. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı da bu dönüşümün bir parçası olarak okunabilir: Moskova, Batı’nın zayıf yanlarını görerek kendince stratejik bir atak yaptı ve mevcut düzeni kendi lehine değiştirmeye çalışıyor . Putin’in temel hedeflerinden biri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle Sovyetlerin çöküşünden sonra oluşan Avrupa-Atlantik güvenlik düzenini yeniden müzakere etmektir. 2021 sonunda ABD ve NATO’ya ilettiği “güvenlik garantileri” taleplerinde, NATO’nun doğuya genişlemesinin geri alınmasını ve ittifakın 1997 sınırlarına çekilmesini istemesi bu hedefinin ilanıydı. Bir Türk strateji analizine göre “Putin’in hedefi, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini öncelikle Amerikan yönetimi ile yapılacak ikili müzakerelerle yeniden şekillendirmekti” . Yani Kremlin, Avrupa’nın güvenlik mimarisini Avrupa ülkelerinin değil büyük güçlerin (Rusya-ABD) belirlediği eski usul nüfuz alanları temelinde yeniden kurmak istiyor. Bu bağlamda Rusya, kendi etki alanını tanıyan ve NATO’yu sınırlarında dışlayan bir düzen arayışında. Avrupa’nın geleceği ise bu meydan okuma karşısında vereceği yanıta bağlı olacak.

Rusya’nın yarattığı tehdit ve ABD’nin odağını kısmen Asya’ya kaydırması, Avrupa’yı uzun vadede kendi güvenliğini daha fazla üstlenmeye zorlayabilir. Ukrayna’daki savaş, Avrupa ordularının ve savunma sanayiinin yıllar süren ihmal (barışın getirileri olarak savunmaya daha az bütçe ayırma) sonucu ne kadar zayıf kaldığını ortaya koydu . ABD’nin cömert güvenlik şemsiyesi altında “bedavadan güvenlik” yaşayan Avrupa ülkeleri, Rusya’nın saldırganlığıyla yüzleşince ciddi bir durum değerlendirmesi yapmak zorunda kaldılar. 2022’den itibaren Almanya gibi ülkeler savunma harcamalarını artırma kararı aldı, NATO içerisinde kolektif savunma planları yeniden canlandı. Ancak halen Avrupa’nın caydırıcılığı büyük ölçüde Amerikan askeri varlığına dayanıyor. Bu da Avrupa’yı, ABD iç siyasetindeki değişimlere karşı kırılgan kılıyor. Örneğin 2024’te ABD’de yönetim değişir ve Ukrayna’ya destek azalırsa, Avrupa ülkeleri güvenlik açıklarını kapatmakta zorlanabilirler. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) analizleri, “Trump’ın ikinci bir başkanlık döneminde ABD’nin Avrupa’ya savunma desteğini ciddi şekilde azaltabileceğini, fakat sonuç ne olursa olsun ABD’nin önceliklerinin değişmesi nedeniyle Avrupa’nın kendi savunma sorumluluğunu daha fazla üstlenmeye hazırlanması gerektiğini” vurgulamaktadır . Yani ister Trump ister başka bir faktör olsun, transatlantik ilişkilerde güç dengesi değişmektedir. ABD, artan ölçüde Çin ile rekabete odaklanırken, Avrupa’nın doğu sınırında Rus tehdidi devam ediyor. Bu ikili baskı, Avrupa’yı stratejik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: Kendi askeri kabiliyetlerini güçlendirmek (stratejik özerklik) ve aynı zamanda ABD ile ittifakı sürdürmek. Avrupa’nın toplam ekonomik gücü ve savunma harcamaları aslında Rusya’yı katbekat aşmaktadır; nitekim 2023 itibarıyla Avrupa NATO üyeleri ve AB ülkeleri topluca Rusya’nın savunma bütçesinin dört katını harcamakta, Avrupa’nın toplam GSYİH’si Rusya’nın neredeyse 10 katına ulaşmaktadır . Bu potansiyele rağmen, “barış temettüsü” yıllarının rehaveti ve koordinasyon eksikliği nedeniyle Avrupa orduları caydırıcılık açısından yetersiz kalmıştır . Şimdi bu durum değişmek zorundadır. Avrupalı liderler, önümüzdeki on yılda ortak savunma projeleri, sanayi işbirlikleri ve askeri kapasite geliştirme konusunda ciddi adımlar atmazlarsa, kıtanın güvenliği tehlikeye girebilir. Bunun bilincinde olarak, NATO bünyesinde Avrupa’nın “tam teşekküllü bir kuvvet paketi” oluşturması fikri tartışılmakta ve ABD’ye bağımlılığı azaltacak bir denge arayışı sürmektedir . Bu çabalar, ilginç biçimde, transatlantik ilişkinin uzun vadede sağlam kalması için de gerekli görülüyor: Kendi üzerine düşeni yapan bir Avrupa, ABD ile ilişkilerinde daha eşitlikçi ve sürdürülebilir bir ortaklık kurabilir .

Avrupa’nın geleceği açısından kritik bir diğer boyut, siyasi birliğinin ve değerlerinin korunması olacaktır. Rusya’nın stratejisi sadece askeri alanda değil, aynı zamanda dezenformasyon, siber saldırılar ve enerji şantajı yoluyla Avrupa içindeki birliği zayıflatmaya yöneliktir . 2020’lerde pek çok Avrupa ülkesinde ortaya çıkan popülist ve aşırı sağ hareketler, zaman zaman Putin’e hayranlıklarını gizlememekte ve NATO-EU çizgisinden sapma sinyalleri vermektedir. Bu durum, Avrupa içinde jeopolitik bir fay hattı oluşturuyor: Bir tarafta Polonya, Baltık ülkeleri gibi Rus tehdidini yakından hisseden ve güçlü bir savunma isteyen ülkeler; diğer tarafta coğrafi olarak daha uzakta olup uzlaşma veya “iş birliği” arayışına meyleden (hatta Rusya’ya yakın siyasi liderlere sahip) ülkeler var . Bu fay hattı, Ukrayna Savaşı uzadıkça belirginleşiyor. Örneğin, savaşı erken bitirmek adına Ukrayna’ya toprak tavizi öneren sesler Fransa, İtalya gibi ülkelerde de zaman zaman duyuluyor. Bu da Avrupa’nın stratejik tutarlılığı sorununu gündeme getiriyor. Eğer Avrupa ortak bir strateji belirleyemez ve kararlı bir duruş sürdüremezse, güvenlik mimarisini Rusya’nın isteklerine göre şekillendirme riski doğacaktır. Putin’in arzuladığı senaryo, ABD’nin Avrupa’dan kademeli olarak uzaklaştığı, NATO’nun etkisizleştiği ve Moskova’nın büyük güç olarak denkleme yeniden hakim olduğu bir düzendir . Böyle bir düzende Ukrayna gibi ülkeler fiilen Rus nüfuz alanında bırakılacak, Doğu Avrupa’da yeni bir “etki alanları” uzlaşısı oluşacaktır. Bu ihtimal, liberal demokratik değerler ve uluslararası hukuk prensipleri açısından bir gerileme anlamına gelir.

Sonuç olarak, Rusya-Ukrayna savaşı sadece bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda uluslararası sistemin geleceğini şekillendirecek bir sınav niteliğindedir. Batı’nın (özellikle Avrupa’nın) zaafları – askeri açıdan hazırlıksız olması, enerji bağımlılığı, iç siyasi bölünmeler – Putin tarafından ustaca kullanılmıştır . Ancak savaş aynı zamanda Batı’ya bu zaaflarını giderme fırsatı da sunmuştur: NATO’nun genişlemesi Finlandiya ve İsveç’i içererek devam etmiş, Avrupa enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye başlamış ve savunma bilinçlenmesi artmıştır. Yeni güç dengeleri şekillenirken, Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun kendini reforme etmesi gerekecektir. Avrupa ülkeleri, “kendi kendine yetebilen ama ABD ile iş birliğini sürdüren” bir güvenlik yapılanması kurabilirse, Rusya’nın agresif emellerine karşı daha dirençli olacaktır . Aksi takdirde, güç dengesi otoriter revizyonist güçler lehine değişebilir ve Avrupa, 21. yüzyılda güvenliği konusunda yeniden dış aktörlerin inisiyatifine mahkûm olabilir. Tarihsel bağlam, ekonomik mücadele ve stratejik liderlik boyutları birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa’nın geleceği için kritik soru şudur: Birlik içinde kalarak değerlerini savunabilecek mi, yoksa bölünmüşlük ve tereddüt Putin gibi liderlerin Avrupa güvenliğini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmesine yol mu açacak? Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki birkaç yılda atılacak adımlarla netlik kazanacaktır. Avrupa’nın vereceği sınav, sadece Ukrayna Savaşı’nın gidişatını değil, küresel düzenin demokratik mi otoriter eksende mi evrileceğini de belirleyecektir.

Yorum bırakın