Dünya tarihi, dini kullanarak insanları baskı altında tutan zalim hükümdarların, hilekâr ulemaların ve onlara körü körüne inanan halkların trajik hikâyeleriyle doludur. Kutsal olanı kirleten, hakikati çarpıtan ve yalanı hak gibi sunan bu düzenin adı siyasal İslamdır. Din, insanoğlunun vicdanı, ahlaki pusulası olması gerekirken, siyasetin kirli çarkları arasında bir sopa haline getirilmiştir. Tarih boyunca, zorba yöneticiler hırslarının, zorbalıklarının ve zulümlerinin üstünü örtmek için hep sahte din adamlarına sığınmıştır. Halkın gözünü kör etmek için fetvalar uydurulmuş, sahte hadisler türetilmiş ve masum insanların iradesi çalınmıştır. Çünkü cahil bırakılmış bir millet, kolay yönetilen bir sürüye dönüşür!
Peki, halk nasıl kandırılıyor? Tarih boyunca “Allah’ın dediği budur” diyerek iktidarın yanında saf tutanlar, insanları cahilliğe mahkum etmiştir. Kendi uydurdukları yanlış hadisleri, hurafeleri ve dini manipülasyonları halkın üzerine boca etmişlerdir. Cehalet büyüdükçe sorgulama azalmış, sorgulama azaldıkça da bir avuç imtiyazlı kesim halkı yönlendirmeye devam etmiştir. Fakirliği bir fazilet gibi sunmuş, kaderciliği kutsamış ve halkı sefalet içinde yaşarken dahi ses çıkarmamaya zorlamışlardır.
İşte Atatürk, tam da bu düzeni kökünden sarsan bir devrimcidir. O, dini siyasetin bir aracı olmaktan çıkarıp, milletin gerçek anlamda dinini öğrenmesini ve yaşamasını sağlamaya çalışmıştır. Bugün hala birileri “din elden gidiyor” diye feryat ederken, aslında kaybettikleri şey Atatürk’ün yok ettiği sahte otoriteleridir. Atatürk, milletin inancına değil, inancını sömürenlere savaş açmıştır. O’nun mücadelesi, Allah ile kul arasına giren şeyhlerin, sahte hocaların, din tüccarlarının saltanatına karşıydı.
SİYASAL İSLAM: HALKIN ZİNCİRİ, ZORBANIN SOPASI
Siyasal İslam, gerçek dindarlıkla uzaktan yakından alakalı değildir. Dindar olmak demek, Allah’a inanmak, ahlaki ve vicdani değerlere sahip çıkmak, insanlığa hizmet etmek demektir. Oysa siyasal İslam’ın temsilcileri, dini kendi güçlerini korumak için bir silah olarak kullanır. Halkın yoksulluğunu bir kader olarak anlatır, fakirliği bir fazilet gibi sunar, sorgulamayı günah sayar ve her türlü eleştiriyi dinsizlikle suçlar.
Gerçek şu ki; fakirlik bir fazilet değildir, cehalet bir kader değildir, özgürlüğü istemek sapkınlık değildir! Atatürk’ün en büyük mücadelesi, işte bu zihniyeti yıkmak olmuştur. Türk milletini, şeyhlerin, müritlerin, hurafecilerin, din tacirlerinin pençesinden çekip çıkarmıştır.
Bugün hala birileri, “efendi hazretleri” diye önlerinde diz çöktükleri şeyhlerden, “hoca” diye peşinden gittikleri sahtekârlardan medet umuyor. Ellerini semaya açıp, “şeyhimiz bizi kurtaracak” diye dua ediyorlar. Oysa Atatürk yıllar önce bu gerçeği görmüş ve “Bir millet kendi gücüne güvenmiyorsa, onu kurtaracak hiçbir güç yoktur!” diyerek kendi aklını kullanmayan toplumların yok olmaya mahkûm olduğunu söylemiştir.
Bugün birileri hala tarikat şeyhlerinin peşinden gidip maddi ve manevi mutluluğu o kapılarda arıyorsa, bu Atatürk’ün devrimlerine karşı yapılan bir saldırıdır. Bir devletin temel direği akıldır, hukuktur ve bilimdir. Erenlere, türbelere, sahte hocalara güvenerek millet yükselmez. Atatürk işte bu zihniyetle mücadele etti. Türkiye’yi bir ortaçağ karanlığından çıkarıp, çağdaş medeniyetler seviyesine taşıyan irade onun iradesidir.
Bir zamanlar Osmanlı’nın saraylarında oturan sultanlar, kendi tahtlarını korumak için halkı koyun gibi güdüyor, din adamlarıyla işbirliği yaparak milletin zihnine prangalar vuruyordu. Bir zamanlar saltanatın kalıntıları, halkın kutsal inançlarını kullanarak iktidarlarını sağlamlaştırıyordu. Bugün ise benzer bir düzen, farklı kılıklara bürünerek karşımıza çıkıyor. Amaç hep aynı: Milleti dinle kandırmak, cahil bırakmak ve susturmak!
CEHALETİ AYDINLATAN DEVRİM: ATATÜRK VE LAİKLİK
Mustafa Kemal Atatürk, işte bu yalanlara, bu düzene, bu sahtekârlığa bir hançer gibi saplandı. O, Türk milletinin asırlardır uykuda bırakıldığını gördü ve onları uyandırmak için harekete geçti. Atatürk’e en çok düşmanlık besleyenler kimlerdi? Şeyhler, sahte hocalar, saltanat düşkünleri ve milletin sırtından geçinenler! Çünkü O, onların düzenlerini bozdu. O, Kuran’ın anlaşılmasını istedi, halkın uyanmasını sağladı ve eğitimi herkes için erişilebilir kıldı.
Atatürk şunu söylüyordu:
“Türk milleti, Kuran’ın peşinden koşuyor ama içinde ne yazdığını bilmiyor. Benim maksadım, milletin dinini anlayarak yaşamasıdır.”
Bugün Türkiye’de hala Atatürk’e saldıranlar, onun eserlerine düşman olanlar, aslında milletin aydınlanmasına düşman olanlardır. Eğer bugün kadınlar okuyabiliyor, insanlar sorgulayabiliyor, hukuk belli kurallara göre işliyorsa, bu O’nun eseridir. Eğer bugün hala yobazların, hurafecilerin, din tüccarlarının sesi çıkıyorsa, bu da O’nun devrimlerine duydukları nefretten kaynaklanmaktadır.
Atatürk, “Terbiye ya milli olur ya dini olur. Biz dini terbiyeyi aileye bıraktık, milli terbiyeyi ise devlete aldık.” diyerek eğitimi laikleştirmiştir. Çünkü eğitim, bir devletin geleceğidir. Eğitimi tarikatların, cemaatlerin eline bırakan bir millet, kendi mezarını kazıyordur.
ATATÜRK OLMASAYDI NE OLURDU?
Bugün hala Osmanlı hayaliyle yaşayanlar var. Bugün hala “halifelik gelse her şey düzelir” diyenler var. Oysa Atatürk olmasaydı, Türkiye hala bir ortaçağ ülkesinden farksız olurdu. Kadınlar eve kapatılır, bilim yasaklanır, eğitim şeyhlerin eline teslim edilir ve millet, birkaç zorbanın elinde esir olurdu. Eğer bugün özgürce nefes alabiliyorsak, laik ve bağımsız bir ülkede yaşıyorsak, bunu yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz!
Atatürk, bu milletin sonsuza dek minnettar olması gereken bir liderdir. O, sadece bir askeri deha değil, bir medeniyet inşa eden adamdır. O, milleti cehaletin, hurafenin, yobazlığın pençesinden kurtaran tek liderdir. Bugün onun devrimlerine saldıranlar, aslında bu milletin özgürlüğüne saldırıyor. Ama şunu unutmasınlar: Atatürk’ün yaktığı ışık, hiçbir karanlıkla söndürülemez!
Ne mutlu Atatürk’ün açtığı yolda yürüyenlere! Ne mutlu onun devrimlerine sahip çıkanlara! Ve ne mutlu, cehalete karşı savaş açanlara!
Yorum bırakın