Tepkisizliğin Coğrafyası – Orta Doğu Çemberinde Türkiye / Semerkant

Orta Doğu; medeniyetin beşiği, peygamberlerin yurdu, şiirin ve hikmetin toprağıdır. Fakat aynı zamanda acının kronikleştiği, zulmün sıradanlaştığı, sessizliğin yüceltildiği bir coğrafyadır. Burada insanlar derinlemesine hisseder ama yüzeysel yaşar; çokça düşünür ama az eyleme geçer. Amin Maalouf’un Semerkant romanı, bu tezatları tarihin tozlu koridorlarında gezdirerek gözler önüne serer. Ömer Hayyam’ın hayatını ve rubailerini merkeze alarak kurgulanan bu roman, aslında geçmişin içinde saklı kalan bugünü anlatır. Sadece 11. yüzyılın değil, içinde bulunduğumuz çağın da ruhunu teşrih eder.

Maalouf’un kaleminden süzülen Ömer Hayyam, yalnızca gökyüzüne âşık bir astronom, rakıyla derinleşen bir şair değildir. O, halkının suskunluğuna içerleyen bir aydındır. Ülkesindeki adaletsizliklere, taassuba, yolsuzluğa ve zulme karşı bilinci açık olsa da, halkının tepkisizliği karşısında hem hayal kırıklığına uğrar hem de trajik bir tevekkülle geri çekilir. Semerkant’ta şu satırlar bu duygu durumunu veciz biçimde yansıtır:

“Hayyam, halkını sevmekten vazgeçmedi hiçbir zaman. Ama onları anlamayı bıraktı. Çünkü en çok bağıranlar, cellâtlarını alkışlayanlardı.”

Orta Doğu halkları, tarih boyunca nice tiranlar görmüş, nice işgaller yaşamış, nice ihanete uğramıştır. Ne var ki bu büyük kırılmaların ardından gelen toplumsal refleksler genellikle birer isyan değil, birer iç çekiş olmuştur. Maalouf, Hayyam üzerinden bunu sorgular: Bu kadar çok acıya rağmen neden bir kıvılcım çıkmaz?

Hayyam’ın rubaileri, halkının bu ruh hâline tutulmuş bir aynadır:

“Ey talihsiz halkım, çok gördüm seni ağlarken,

Zulmü seyredip susarken, kendinle didişirken.

Dillerin dualı, ama ellerin bağlı,

Gökten medet umarken, yerde can verişinle.”

Bu dizelerdeki eleştiri, yalnızca bir şairin bireysel feryadı değil; tarihsel bir döngünün teşhisi gibidir. Dualarla direnmenin, şiirle mücadele etmenin sınırlarını çizen Hayyam, halkının gözlerindeki yaşı görür ama ellerindeki zinciri de fark eder. Ne ki o zinciri koparmaya dair bir niyet göremez.

Maalouf’un anlatımındaki bir başka dikkat çekici unsur da Nizamülmülk ve Hasan Sabbah figürleriyle çizdiği zihniyet haritasıdır. Nizamülmülk, düzenin bekçisidir; sistemin adil olup olmaması onun için ikinci plandadır. Hasan Sabbah ise düzeni yıkma pahasına kana susamış bir fanatiktir. Hayyam, bu iki ucun ortasında, düşüncenin ve sorgulamanın temsilcisidir. Ne var ki toplum, ne Nizamülmülk’ün adalet vaadine ne de Sabbah’ın devrim çığlığına tam olarak tepki verir. Onlar için en konforlu hâl, şikâyetle sabretmek, içten içe kanayıp dışa susmaktır.

Bu eleştirel bakış, Semerkant’la sınırlı değildir. Doğu’dan Uzakta adlı eserinde Maalouf, sürgünde yaşayan bir entelektüelin gözünden aynı soruyu sorar: “Neden bu topraklar düşünceyi değil dogmayı, cesareti değil itaati besler?” Aynı şekilde Çivisi Çıkmış Dünya eserinde şunları dile getirir:

“Doğu toplumları, geçmişleriyle gurur duymaya mecbur bırakılmıştır çünkü bugünden utanmaktadırlar.”

Bu cümle, Orta Doğu halklarının tarihsel başarıları kutsamasının ardında saklı olan güncel başarısızlıkların örtüldüğü gerçeğine işaret eder. Geçmişin ihtişamı, bugünün sessizliğine bir kalkan yapılmıştır.

Amin Maalouf’un satırları, yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğe de ışık tutar. Semerkant’ta Hayyam’ın rubaileriyle dile gelen öfke ve kırgınlık, sadece bir dönemin değil, bir kültürün süreğen hâline dairdir. Sessizliği yücelten, acıya methiyeler dizen ama zalime karşı susan bu kültürel yapı, Orta Doğu’nun en büyük çıkmazıdır.

Tarih, şiirle değil eylemle yazılır. Hayyam’ın dizeleri ne kadar derin olursa olsun, bir halk kendi zincirini kırmadıkça değişim yalnızca hayal olarak kalır. Maalouf, bu gerçekle yüzleştirir bizi. Ve derin bir soru bırakır ardında:

“Acılarınız kadar güzel, suskunluğunuz kadar kölesiniz… Peki, ne zaman bağıracaksınız?”

Yorum bırakın