UYANMAYANLARIN GECİKMIŞ ÇIĞLIĞI

Otokrasiler, çoğu zaman bir gecede doğmaz. Demokrasi kisvesi altında serpilen, yavaş yavaş biçimlenen, halkın gözünün önünde filizlenen bir yapıdır. Sandıkla gelenin zalimleştiği, gücün sarhoşluğuna kapılanların sözde halk iradesiyle sonsuz iktidarını meşrulaştırdığı bir çarpıklıktır bu. Uyuyan halklar, çoğu zaman bu dönüşümü izler ama anlamaz. Anladığında ise çok geçtir; çünkü artık uyanmak bile suçtur.

Platon, binlerce yıl önce, Devlet adlı eserinde şöyle der: “Halkın dalkavuklara kaptırdığı iktidar, sonunda tiranlığın yolunu açar.” Demokrasi, bilinçli bireylerce korunmadığında, kendi içinden bir tiranı doğurur. Halk, çoğu kez özgürlükle sorumluluğu ayırt edemez; düşünmeden seçer, sorgulamadan bağlanır.

Demokrasi bir nimettir; ama bilinçsiz ellerde heba edilen bir cevhere dönüşür. İşte tam burada devreye girer “manipülasyon sanatı”. Hakikatin üstü yalanla örtülür, halkın zihni yapay krizlerle yoğrulur. Önce bir düşman yaratılır: dış mihraklar, iç hainler, gizli odaklar… Ardından çözüm vaadiyle sahneye çıkar sözde lider: “Bensiz olmaz.” der, “Ben varsam güvenlik vardır, istikrar vardır.”

Bu yapay krizlerin ve suni düşmanların ortak paydası, halkın dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırmaktır. Ekonomik yıkım mı var? Dış düşman var! Yolsuzluk mu konuşuluyor? Ulusal güvenlik tehdidi var! Sorgulamak isteyen herkes, ya vatan haini ilan edilir ya da “ajan” yaftasıyla susturulur. Polis ve asker, halkı korumak için değil, artık korkutmak için kullanılır. Gücün bekçileri, halkın değil sarayın yanında saf tutar.

Makyavel, Prens’te bu zihniyeti çoktan tarif etmiştir: “İnsanlar, genel olarak, bir liderin neyi başardığına değil, onlara neyi vadettiğine ve onları nelere karşı koruduğuna bakar.” Böylece yapay krizlerin ve suni düşmanların gölgesinde iktidar güçlenir, halk ise sadece korkularıyla yönlendirilir.

Zamanla otokrat, artık kendisinin devlet olduğuna inanır. Karar mekanizmaları şahsileşir, kurumlar tek tek çöker. Parlamentolar dekor, anayasalar ise birer süs haline gelir. Demokrasiyle gelen, otokrasiyle kalmak ister. Zira halkın iradesiyle sınırlanmak, ona ağır gelir.

Hannah Arendt’in dediği gibi: “Totalitarizmin en büyük başarısı, insanların hakikati sorgulama yetisini ortadan kaldırmasıdır.”

Ama halklar da uyanır bir gün. Uyanır, ama çok geç kalmıştır. Geçmişin korkularına esir edilmiş, sesini yitirmiş bir toplum, zincirlerini kırmakta zorlanır. İş işten geçince, geçmişteki sessizliğin bedeli ağır olur. Bir zamanlar “liderimiz” diye bağrına bastıkları kişinin, aslında onları ne kadar kandırdığını fark ederler.

Ve geriye sadece şu kalır: Gecikmiş bir çığlık, susturulmuş bir nesil, talan edilmiş bir gelecek.

Çünkü en büyük tehlike; uyanmayan halk değil, geç uyanan halktır.

Ve;

Kendini yönetmeyen bir halk, sonunda kendini yönetecek bir tiran yaratır.

Yorum bırakın