Pç Kurulları_Kuruları

Kurulların Gölgesinde Susanlar

“Suçun failini arama, onu hep birlikte işledik.”

Bazı cümleler kitapların içinden değil, doğrudan bir toplumun kalbinden çıkar. İçimizde sakladığımız o sessiz ortaklığı yüzümüze vuran, üzeri örtülmüş utançları açığa çıkaran kelimeler vardır. Bunlar öyle cümlelerdir ki, bir sayfanın arasında durmaz; bakışımıza siner, sesimize çatallanır, suskunluğumuzun tonunu değiştirir. İşte “P*ç Kurulları” böyle bir kitap. Bir anlatıdan çok, bir yüzleşmedir. Ve her yüzleşme biraz geç gelir.

Kurul.

Soğuk bir kelime.

İnsan sesi taşımayan, merhamet bilmeyen, kararları keskin ama sorumluluğu buğulu bir yapı. Sözde düzenin nöbetçisi, gerçekte çürümenin teknik servisi. İçinde prosedür vardır, dosya vardır, mühür vardır—ama insan yoktur. Vicdan yoktur. Adalet, yalnızca şekil şartlarına takılmış bir boşluğun içinde yankılanır.

“Kimse seni susturmadı. Sen sustun çünkü bedelini ödemek istemedin.”

Bu satırda yankılanan şey yalnızca bireysel korku değildir; bir çağın karakteridir. Artık kimse zincir takmıyor bileğine. Kendi bilekliğini kendi takan bir toplumdayız. Konuşmayanlar, konuşamayanlara ceza olur. Ve kurullar, işte bu suskunluktan yapılmıştır: Sessizlikle örülmüş, korkuyla yalıtılmış, konformizmle cilalanmış duvarlardan.

Bu kitap bir devlete, bir rejime, bir kuruma değil—bir zihniyete saldırır. Çünkü sistem, bazen polis değildir, mahkeme değildir, bakanlık değildir. Sistem bazen senin o iç sesini bastıran çok kibar bir suskunluktur. Ve biz, kendi içimizde kendi kurulumuzu kurarız: “Bu iş bana düşmez”, “Ben yalnızca görevimi yaptım”, “Kimin umurunda?” gibi cümlelerle donatılmış içsel bürokrasi…

“Eşitliği savunanlar, eşitsizliği sürdürenlerin masasında oturduklarında kelimeler boğulur.”

Adaletin büküldüğü yer tam da burasıdır. Hukuk cümlelerde kalır, hak ise gözlerde ölür. Adaletin en büyük düşmanı, haksızlık değil; haksızlığa alışmış kalabalıklardır. Alışmak… Sistem, itiraz etmeyen alışkanlıklarla yürür. Ve kurullar yalnızca belgeleri değil, toplumun alışkanlıklarını da mühürler.

Bu kitap, başkaldırının en saf hâlini fısıldar:

Sistemin dışında durmak değil yalnızca; sistemin içimize nasıl işlediğini görmektir mesele. Anarşizm burada yalnızca yıkmak değil; yerine ne koyacağını, nasıl yaşayacağını sorgulamaktır. Çünkü bazen en büyük devrim, bir cümleyi kurabilmektir:

“Hayır, bu doğru değil.”

“Bir sistem kendini ancak iki yolla sürdürür: Korkuyla ve kayıtsızlıkla. İkisi bir araya geldiğinde ise artık kimse kurban değildir. Herkes suç ortağıdır.”

Peki biz ne zaman suç ortağı olduk?

Bir kararın karşısında sessiz kaldığımızda mı?

Bir haksızlığı gördüğümüzde ama sonra kafamızı başka yöne çevirdiğimizde mi?

Bir kurulun bizi değil, yan masadaki başkasını ezmesini izlediğimizde mi?

Her toplum bir noktada bu soruyu kendine sormak zorunda kalır. Kitap bunu yapıyor: Seni kendi tarafsızlığınla yüzleştiriyor. Çünkü hiçbir düzen, içinde vicdan barındırmayan bireylerle uzun süre adil kalamaz.

Son Söz Yerine:

Bu kitap, bir başkaldırı değildir yalnızca. Aynı zamanda bir ağıttır: Adaletsizliğe, korkuya, suskunluğa yazılmış bir ağıt.

Ama her ağıt, aynı zamanda bir başlangıçtır.

Çünkü bazı kitaplar kapanmaz; içimizde açılır.

Ve bazen, içimizde açılan o kitap, en çok sustuğumuz yerde konuşmaya başlar.

Yorum bırakın